“Gücünüz varsa sizin,
Sözcüğü tutuklayın.
Öğrenci, kitap, Türkçe;
En güzel kavramı dilimin.
Özgürlüğü tutuklayın…
Ben ki düşünüyorum,
Var olduğumdan beri!
Silahlar bana dönük,
Savaşlar sizin için,
Gücünüz varsa artık;
Usumu tutuklayın…
Açtı kendini, bir bayrak gibi işte!
Ölümün üzerinde Hasan Tahsin…
Bu silah başka silah,
Bu ölüm başka ölüm,
Gücünüz varsa sizin;
Ölümü tutuklayın…”
“Ağıt Değil” ya kaleminden dökülenler, öyle adlandırmış şiirini, ne bir korku yaşama dair ne bir giz; tutuklayın tutuklayabilirseniz!
20 yıl önce bugün, 15 Aralık 2004'te, İstanbul'da ayrıldı aramızdan...
Gün, Şükran Kurdakul dostlar...
Şükran Kurdakul ki; edebiyatımızda kararlılığın, direncin, edebiyatın yaşamla bütünleşmesinin simgelerinden biri. Şükran Kurdakul deyince akla; yaşamın edebiyatla güzelleştirilmesi, edebiyatçının yaşamdan sorumluluk duyması gelir.
Şükran Kurdakul için ilk söylenecek şey, onun bir 'kararlılık ve direnç anıtı' olduğudur. Yaşamıyla ve yüreğiyle direnen bir anıt; düşünceleri doğrultusunda yaşayan, düşüncelerinden ödün vermeyen, düşüncelerinin eyleme ve yaşama geçirilmesi için örgütlü savaşımlarla dolu bir anıt.
Bu anıt acıyla, dirençle, sevgiyle, coşkuyla ve bilinçle yükselen bir anıttır. Bu anıtı tanımak için, genç yazarların, şairlerin örnek alması gereken yaşamından yola çıkmak en doğru yoldur. Bu direnç ve kararlılık anıtının, bu şairliği, öykücülüğü, edebiyat tarihçiliği ağır basan bir yaşam ustasıdır O...
"Bunca acının çiçeği içimde büyüdü,
Mahpushane saksılarındaki baharı benden sor.
Kulak ver gecenin sessizliğinde ağan sese,
Ölümcünün böldüğü uykuları benden sor…"
23 Mart 1927’de, İstanbul’da dünyaya gelir Şükran Kurdakul. İlk ve ortaöğrenimini İzmir'de tamamlar. Attilâ İlhan'ın “Kırk Karanlığı” dediği günlerde, yine onun deyişiyle “Fedailer Mangası”nın bir genç savaşçısı olarak henüz 19 yaşındayken TCK’nın ünlü 142. maddesinden tutuklanır. Hani şu ‘komünizm propagandası’ olarak bilinen madde anlayacağınız. 142. madde, düşünce ve düşünceyi aktarma özgürlüğünün savunucusu olan solcuların başında demoklesin kılıcı gibi durur hep.
Kurdakul’un bu tutuklanması belki de yarım yüzyıllık bir onur ve direnmenin habercisidir. Bir yıl sonra tahliye edilir ve öğrencisi olduğu İzmir Karşıyaka Lisesi’nden Bakanlık kararıyla çıkarılır. Genç Kurdakul’un “Mahpushane saksılarındaki baharı benden sor!” dediği bu günlerden sonra yaşamındaki zorluklar başlar. Zorlukla ve zorbalıkla savaştır bu aynı zamanda.
1948 yılından 1950 yılına kadar Maraş Sürgün Alayı’nda vatani görevini yerine getirir. Askerden gelir gelmez yine 1953 yılında bu sefer 141. maddeden yargılanır ve 1955 yılına kadar Harbiye Cezaevi’nde tutuklu kalır:
“Acıların sütüyle büyüttüğü umutlar,
Mahpushane avlularında boy verir...” der yine bir dizesinde. 1956 yılında aklanır.
1951-1952 yıllarındaki Yeryüzü ve 1952-53 yıllarındaki Beraber dergileriyle başlayan dergicilik de vazgeçilmez bir tutkusudur O'nun. 1957 ile 1980 yılları arasında çıkardığı Yelken, 1962 ile 1964 yılları arasında sahibi ve yazı işleri müdürü olduğu Ataç, 1964’te çıkardığı ekonomik toplumsal siyasal araştırmalar dergisi Eylem ile süren dergiciliğinin yanı sıra; 1962 yılında kurduğu, kültürümüze onlarca kitap armağan eden Ataç Yayınevi ile de yayıncılık yaşamı vardır Şükran Kurdakul’un.
Bunlara, Tan gazetesindeki gece düzeltmenliğini, 1978 ile 1980 yılları arasında Genel Yayın Yönetmenliğini yaptığı Sosyalist Kültür Ansiklopedisi’ni eklersek nasıl dolu dolu bir dergicilik yaşamı olduğunu anlayabiliriz.
1964 yılında Türkiye İşçi Partisi'ne (TİP) üye olur. İki yıl sonra partinin Balıkesir il başkanlığına ve Genel Yönetim Kurulu yedek üyeliğine, ardından da Merkez Yürütme Kurulu üyeliğine seçilir.
1969 yılında parti faaliyetlerine son vererek edebiyat çalışmalarına ağırlık verir. Yazar örgütlerinde görev alır, Türk Edebiyatçılar Birliği’nin iki dönem genel sekreterliğini yapar. Şükran Kurdakul, Türkiye Yazarlar Sendikası’nın yönetim kurulunda da görev almıştır.
12 Eylül döneminde TYS davasında yargılanır, aklanır. PEN Yazarlar Derneği’nin kurucular kurulunda yer alan ve başkanlığını yapan Şükran Kurdakul’un yaşamını anlamada bu kısır özetleme yetmez elbette. O örgütçü bir edebiyat insanıdır.
Şiir yazmaya çok erken yaşta başlayan şairin ilk şiirleri 15 yaşındayken Yedigün dergisinde, Faruk Nafiz Çamlıbel’in yönettiği genç şairler köşesinde ve Yarım Ay, Fikirler dergilerinde yayımlanır.
16 yaşında bir lise öğrencisiyken “Tomurcuk” adlı ilk şiir kitabını çıkarır. Ölçülü, uyaklı, duygusal şiir denemeleridir bunlar. “Hasret acısıyla içim ürperir!” der örneğin. Ardından çeşitli dergi ve gazetelerde çıkan şiir, yazı ve öyküleriyle adını duyuran Yurdakul; toplumcu gerçekçi edebiyatın önde gelen temsilcilerinden biridir.
1943 yılında ilk şiir kitabı Tomurcuk’u çıkarmasının ardından tanıştığı İstanbul ve Serveti Fünun-Uyanış dergilerinin yanı sıra dönemin solcu yazarlarının, şairlerinin çıkardığı Yürüyüş dergisini de izlemeye başlar.
Nâzım Hikmet’in şiirleriyle karşılaşması ve kitaplarını okuması Garip akımı dışında bir başka yeniliğin daha olduğunu öğretir Kurdakul’a. Bu yeni buluşmalar Kurdakul’un genç kafasındaki değişimi hızlandırır. Hem de içinde, “Memnunum bu hayattan / Hoşuma gidiyor bu deniz!” dedirtecek kadar.
“Kaçıncı defa geçtiğim sokak / Küçük çocuklarla dolu cami avlusu / Yine oraya buraya çarparak / Dökülüyor su...” gibi duygusal ve kaygılarla dolu çocukça dizelerin yer aldığı “Zevklerin ve Hülyaların Şiirleri” adlı ikinci şiir kitabını 1944 yılında çıkarır. Kendisi, yıllar ve yıllar sonra, “Bu ikinci kitabımda, bugün de ‘ne iyi etmişim de yazmışım!’ dediğim kimi parçalar var.” der.
Bu adım aynı zamanda O'nun çağdaş edebiyatımızın kapılarından bakmaya başlamasıdır. Sonra hapishane deneyiminin de verdiği şiirdeki arayışıyla Nâzım Hikmet’in söylemine yakın dizeler kurar. Ama özgün bir şair etkilerden kurtulmak zorundadır ve bundan kurtulmak için çok zorlandığını belirtir bir röportajında.
Sürgün alayında askerliğini yaparken, “Milli Eğitim Bakanlığı Klasikleri ve divan şiirinin yanında askerlikten sonra tiyatro yapmak istiyorum.” diyerek konservatuvarın tiyatro dizisini okur. Askerlik dönüşü şairliğe en yakın olan bir iş bulma olanaklarını zorlar.
Şiire yeniden yoğunlaşması 1950’li yılların başındadır. Bu dönem yazdığı şiirlerin çoğu içine sinen bir yapıda değildir. Daha sonra, bu şiirleri için, “Toplumsal duyarlılıkları olan dizelerin yer aldığı şiirlerde kendi sesini bulduğu” söylenince çok sevinir. Cezaevi yıllarındaki çalışmalarının bir kısmı 1956 yılında yayımladığı “Giderayak” kitabında yer alır.
1962 yılında Selma Kurdakul ile evlenir. Çiftin bu evlilikten Cem Ertekin adlı bir oğulları vardır.
1963 yılında yayımladığı dördüncü şiir kitabı “Nice Kaygılardan Sonra” ve iki yıl sonra 1965’te yayımladığı “İzmir’in İçinde Amerikan Neferi” adlı kitaplarıyla Şükran Kurdakul’un şair kimliği iyiden iyiye oluşmaya başlamıştır.
“(...) Sesleriniz geliyor özgürlük alanlarından,
Bir bayrak yarışı bu mutlaka geçeceksiniz.
Güzel başladınız çocuklar güzel bitireceksiniz...”
dizelerinin de yer aldığı “Halk Orduları” adlı altıncı şiir kitabını 1969 yılında çıkarır. Bu eseriyle birlikte şiirini toplumsal ve siyasal kavga ile buluşturur. Bir şair olarak yükselen toplumsal muhalefetin saflarında ve önlerindedir artık Şükran Kurdakul.
O'nun şiirinin doruğuna çıkmaya başlaması, bir şair duyarlılığının ve inadının olanca görkemiyle ortaya çıkması, 1970’lerden sonraki şiirlerindedir. Şair ürünlerini, örneğin,
“Sözcüklerle büyüdük, ezgiler yarattık.
Düşlerle saltanat kurduk, benzetiler yarattık.
Kurtuldum sandığın gün Pir Sultan’dan;
Sevdamızla Yunus, hüznümüzle Fuzuliler yarattık…”
dizeleriyle karşımıza getirmeye başlar. 1977 yılında “Acılar Dönemi” şiir kitabını yayımlar.
“Biz ki acılar döneminden,
Ellerimizi kirletmeden geçtik.
Direncim senin olsun,
Sevgim senin olsun...”
diyen ve “Sözüm var, sözcükler dergâhından gelir.” diyerek sözünün nereden geldiğini dâhi tarif eden Şükran Kurdakul, ardından kendisine 1983 Nevzat Üstün Şiir Ödülü’nü kazandıran “Bir Yürekten Bir Yaşamdan” adlı şiir kitabını 1982 yılında çıkarır.
”Sen ki meydan okuyan karanlıklara / Ben ki karanlık ülkelerin sürgünü.”
dizelerinin de yer aldığı ve yaşadığımız toplumsal koşullarla örtüşen “Ökselerin Yöresinde” adlı şiir kitabını 1984 yılında çıkarmasının ardından “Ölümsüzlerle” adlı şiir kitabını 1985 yılında yayımlar.
Bu kitaplarıyla toplumsal damarı yakalamış, kendini, özgün sesiyle bu şiir geleneğimizin damarına bağlamış bir usta şairdir artık.
50. Şiir Yılı’nda bütün şiirlerini “Bir Yürekten Bir Yaşamdan: Toplu Şiirler 1952-1992” adıyla bir araya getirir. 1990’lı yıllardaki üretimlerini de 1997 yılında, “İhtiyar Yüzyıla” adlı kitabında toplar.
Tanığın Biri, Beyaz Yakalılar, Kurtuluştan Sonra, Onların Çocukları ve öykülerinden geniş bir seçmeyi (49 öyküsünden 24’ünü) içeren “Öyküler” ise Kurdakul’un öyküye şairce yaklaşan duyarlıkların ürünü olan öykü kitaplarının adıdır.
Şiirle anlatamadığı temaları öykülerde işler. Toplumdaki adaletsizlik ve yargının sorunları, hapislikler, Kurtuluş Savaşının insanları, beyaz yakalılar dediği kafa emekçileri onun öykülerinde işlediği konulardır.
Kurdakul’un edebiyat tarihçiliği de bir başka özelliğidir. Onun bu kimliği, araştırıcı bir edebiyat adamını çıkarır toplumun karşısına. 12 şiir kitabı ve beş öykü kitabının sahibi olan bir şair ve öykücü olmaktan başka özgün bir edebiyat tarihçisi ve düşün adamı olarak da kültürümüzü aydınlatır.
“Şükran Kurdakul'a” başlığını verdiği şiirinde şöyle anlatır Rıfat Ilgaz onu:
“Düşündürür hasta halimde beni:
Cenaze sabahları, koğuşta;
Atılmış bir ceket, sahipsiz…
Diş fırçası, derece,
Çerçevesinde gülen bir kadın…
Düşünürüm, penceremiz her zaman açık.
Trenler önümüzden kalkar,
Yolların kavşağında hastanemiz…
Trenler dizi dizi!
Anadolu, yol boyunca Anadolu;
Benim senetli sepetli toprağım,
Sahipsiz!”
Dedim ya: 20 yıl önce bugün, 15 Aralık 2004'te, soğuk bir İstanbul öğlesinde yaşama veda eder Şükran Yurdakul. Sahrayıcedit Mezarlığı'nda yatar şimdi ebedi istirahatgâhında. Anısına, Türk şiirine ve yaşama katkısına, muhteşem üretimlerine saygıyla…