Ölüm yıl dönümünde saygıyla...
Nâ-zım Hik-met, ağıza ne dolu dolu geliyor değil mi? Mavi gözlü dev, bir dünya ozanı, yurduna - insanına âşık, olabildiğince vatan sevgisi.
Dostu Vâlâ Nureddin'in dediği gibi: Bir Nâzım geçti bu dünyadan. Bir Nâzım geçti bu coğrafyadan. Yaşadı, yazdı! Mahpus yattı, yazdı! Sevdi, yazdı! Yine mahpus yattı, yine sevdi kadınlarını, yine yazdı. Özledi de; memleketini, yârini, yazdı yine.
Gün geldi, karşı taraftan seslendi: Memeeet, Memet! Memlekeeet memleket, diye. Gün geldi; Ankara'sı, Bursa'sı, İstanbul'u, Çankırı'sı mahpuslarda bitlendi! İnanın dostlar, Nâzım; memleket sevdasından hiç vazgeçmedi.
Yılmadı. İnsanları için! Şiir için! Özgürlük ve mücadele için! İnsanca yaşamak için. Yaşadı, mücadele etti, sevdi ve dokundu, yetiştirdi; şair, yazar, ressam yaptı çevresindekileri.
Orhan Kemâl’in Bursa Cezaevi’nden ayrılırken yazdığı şiirindeki gibi mertçe kavga etmeyi öğretti. Ve hep yazdı usta. Okuduk çokça. Nasıl anlatmalı ustayı bilmem? Yeter mi ki; bir gün, bir yürek buluşması, kahve içimi bir dost muhabbeti, bir kâğıt, bir kalem?
Zordur Nâzım'ı anlamak ya, bile isteye derinlerinde boğulmak. Ben anlamaya çalışanlardan, çabalayanlardanım. Oku oku bitmeyen; şiirleri ve olabildiğince ilginç ve hüzünlü hikâyesi ile mavi gözlü bir dünya devi, Nâzım...
Nâzım'ın şiirini anlamak ya da üstüne konuşmak için, onun gerçek yaşamını da iyi bilmek gerekir. Şiirinin esin kaynakları, kendi yaşadıklarıdır. Yaşamı ile şiiri iç içedir ustanın. Yurtsever, hümanist, komünist ve hep kara sevdalıdır Nâzım. Davasına, toprağına ve kadınlarına aşkla; inandıklarına, sevdiklerine hep coşkuyla bağlanmıştır. Buna; hasret çektiği oğlunun adını verdiği, kuşu Memo da dâhildir.
Yıllarca süren hapislik; üstelik son derece haksız ve hukukun çiğnendiği bu hapislik, onun sağlığını ciddi bir şekilde bozmuştur. Şiirlerinde ve mektuplarında da yer alan bacağının siyatik ağrısı, karaciğeri, midesi ama en önemlisi kalbinin infaktı. Kalbinin yetmezliği sadece fiziksel değildir. Her şair gibi; hassas kalpler durağında, sızım sızım sızlayan yüreğiyle, ince hastalığa yakalanmıştır usta. Aşırı duygusaldır.
"Sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım.
Şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile.
Aldattım kadınlarımı,
Konuşmadım arkasından dostlarımın..." diyecek kadar kıskançtır kadınlarına, aldatmak istemez ama ne yapsın; Nâzım olmak kolay mı, olabildiğince coşkuludur yüreği her daim.
Sıra dışıdır; sevgiyi sever, aşka âşıktır. Dürüsttür, dostluklara önem verir. Kalbi üçe bölünmüştür âdeta: İnsanlık meselesi, vatanı ile partisi ve aşkı - aşkları yâni kadınları, hayatının özneleri.
Diğerleri zaten tektir de; kadınları, benim bildiğim 13 tanedir. Yani bildiğim, belki çok daha fazlasıdır. Bilirsiniz usta, çapkındır.
Promete’nin çığlıklarını; kaba kıyım tütün gibi piposuna dolduran, mavi gözlü dev adam. Dize dize mısralarında, dünyayı ve insanlarını sevmeyi öğrendiğimiz; buram buram mücadele ve kötülerle savaş kokan satırlarında, babamız ve ağabeyimizden sonra, erkekçe kavga etmeyi öğrendiğimiz; sevginin gücünü, hikmetini, hissettirdiğini, imge imge şiirlerinde yaşatan bir usta. Tek kelimeyle: Nâzım...
Sadece Ahmed Arif’in ezbere canını verebileceği değil, şiirlerini okuyan herkesin sarhoş olduğu şiirin şâhı. Nâzım: Bir dünya ozanı…
20 Kasım 1901’de, Selanik’te doğar. Aile çevresinde 40 gün için bir yaş büyük görünmesin diye, bu tarih 15 Ocak 1902 olarak anılır. Kendisi de bu tarihi benimser. Dedesi Mehmed Nazım Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nun farklı bölgelerinde valilik yapmış bir Mevlevi’dir. Babası Hikmet Bey Galatasaray Lisesi mezunu, Kalem-i Ecnebiye’ye bağlanmış bir memurdur. Annesi ise Polonya'dan gelerek müslümanlığı kabul eden Türkolog Konstanty Borzecki'nin torunu; dilbilimci ve eğitimci Hasan Enver Paşa'nın kızı, Ayşe Celile Hanım.
Mevlevi Mehmet Nâzım Paşa, torununun eğitimiyle yakından ilgilenir. Nâzım Hikmet, ilk şiir dersini ve zevkini ondan alır. Dedesinin ve arkadaşlarının tasavvuf ve edebiyata ilişkin konuşmaları arasında büyür. Nâzım Hikmet’in eğitiminde; dönemin ileri düşüncelerine sahip ailesinin büyük etkisi olur. Bir yıl kadar Fransızca öğretim yapan bir okulda, sonra Göztepe’deki Numune Mektebi’nde okur. Daha sonra arkadaşı Vâlâ Nureddin’le birlikte, Mekteb-i Sultâni’nin hazırlık sınıfına yazılır. Ertesi yıl ailesinin paraca sıkıntıya düşmesi yüzünden, bu okuldan alınarak Nişantaşı Sultânisi’ne verilir.
O yıllarda elinden düşürmediği sarı yapraklı bir deftere şiirler yazar, portreler çizer. 1917’de girdiği Heybeliada Bahriye Mektebi’ni 1919’da bitirip, Hamidiye kruvazörüne stajyer güverte subayı olarak atanır. Aynı yılın kışında, son sınıftayken geçirdiği zatülcenp hastalığı tekrarlar. Deniz subayı olarak görev yapabilecek sağlık durumuna kavuşamadığı görülünce; 17 Mayıs 1920’de, Sağlık Kurulu raporu ile askerlikten çürüğe çıkarılır.
Bu arada yazdığı şiirlerle ismini duyurmaya ve hececi şairler arasında, genç bir yetenek olarak tanınmaya başlanmıştır. Bahriye Mektebi’nde tarih ve edebiyat öğretmeni olan, ayrıca aile dostu olarak evlerine de gelip giden Yahya Kemâl Beyatlı’ya büyük hayranlık duyar. Yazdığı şiirleri gösterip eleştirilerini alır.
1920’de Alemdar Gazetesi’nin açtığı bir yarışmada; ünlü şairlerden oluşan seçici kurul, birincilik ödülünü ona verir. Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Orhan Seyfi gibi dönemin genç yazın ustaları ondan sevgiyle söz ederler.
İstanbul işgal altındadır ve Nâzım, coşkun bir vatan sevgisini yansıtan direniş şiirleri yazar. 1920’nin son günlerinde yazdığı "Gençlik" adlı şiiri, gençleri ülkenin kurtuluşu için savaşmaya çağırır adeta:
"Git bugün ıssız yollarda ağla!
Dört yıldır her yerde can verirken ilk.
Bak bugün mukaddes duygularınla.
Sana sus derlerken!
Haykır! Ey gençlik…"
Milli Mücadele’ye katılmak amacıyla, 1 Ocak 1921’de, Mustafa Kemâl’e silah ve cephane kaçıran gizli bir örgütün yardımıyla; Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Nâzım Hikmet, Vâlâ Nureddin; Sirkeci’den kalkan “Yeni Dünya” vapuruna gizlice binerler. İnebolu’ya varınca, Ankara’ya geçebilmek için 5-6 gün, izin ve yol parası beklemeleri gerekmektedir. Ama Ankara’dan, yalnız Nâzım Hikmet ile Vâlâ Nureddin’e izin çıkar.
Ankara’ya vardıklarında kendilerine verilen ilk görev, İstanbul gençliğini Milli Mücadele’ye çağıran bir şiir yazmak olur. Üç gün içinde yazıp bitirdikleri bu üç sayfadan uzun şiir; Matbuat Müdürlüğü tarafından, 1921 Mart’ında bastırılıp dağıtılır:
"Gel ey imanlı gençlik, gel ey beklenen gençlik!
Gel ki Anadolu’da senin bükülmez, çelik.
İmanına azmine ümit bağlayanlar var..."
Şiirin yankıları büyük olur. Padişah yanlıları Meclis’te saldırıya geçerler. Matbuat Müdürü Muhittin Birgen, şiiri yayımlayıp dağıttığı için olumsuz eleştirilere maruz kalır ve istifa eder. Celile Hanım’ın uzaktan akrabası olan İsmail Fazıl Paşa; yazdıkları şiirle ortalığı karıştıran bu iki yetenekli şairi, Meclis’e çağırarak Mustafa Kemâl Paşa’ya takdim eder. Bu görüşmede Mustafa Kemâl ile yaşanmışlıklarını; Vâlâ Nureddin, “Bu Dünyadan Nâzım Geçti” adlı kitabında şöyle aktarır: Mustafa Kemâl; basmakalıp laflara ihtiyaç duymaksızın, bizim için çok önemli bir sadede girdi: “Bazı genç şairler modern olsun diye mevzusuz şiir yazmak yoluna sapıyorlar. Size tavsiye ederim, gayeli şiirler yazınız.” dedi. Daha da konuşacaktı. Fakat aceleyle yanma bir iki kişi yaklaştı. Bir telgraf getirdiler. Paşa göz atınca telgrafla ilgilendi. Eliyle selamlayıp bizden uzaklaştı.
Kısa bir süre sonra öğretmen olarak Bolu’ya atanırlar. Bolu’da Ağır Ceza Mahkemesi reis vekili Ziya Hilmi; eşrafın, din adamlarının benimsemedikleri, kalpak giyen, camiye gitmeyen bu iki genç öğretmeni korur. Tutucu çevrelerin baskısına, gizli polis örgütünün güvensizlik belirten davranışları da eklenince; Bolu’da barınamayacaklarını anlayan iki arkadaş, iyi bir öğrenim görmek ve dünyada olup bitenleri anlamak için, Ziya Hilmi’nin de etkisiyle Moskova’ya gitmeye karar verirler.
1921 Ağustos’unda Bolu’dan ayrılıp, Kâzım Karabekir Paşa’nın yanında, öğretmenlik yapmaya gidiyormuş gibi; vapurla Zonguldak’tan Trabzon’a, oradan da 30 Eylül 1921’de Batum’a ulaşırlar.
İki genç şair Moskova’ya giderek, Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ne yazılırlar. Nâzım; Fransız şiirinden serbest ölçüyü biliyor olsa da, Batum’daki günlerinde Rusça gazetelerde gördüğü, uzunlu kısalı dizeler, merdiven şeklinde dizili satırlardan oluşan şiir örnekleri ilgisini çeker.
Büyük bir olasılıkla Mayakovski’nin dizeleri olan bu şiirlerin şeklinden etkilenir. Mayakovski’nin şiirinin biçimsel çağrışımlarının etkisiyle, daha serbest yazmayı dener ve ortaya yer yer hece kalıplarıyla kurulmuş olsa da, kurallara uymayan, serbest bir ölçü çıkar. Nâzım, kendi özgün tarzını bulmaya başlamıştır. Bu dönemde yazdığı şiirlerin bazılarını; 1923’te Yeni Hayat, Aydınlık gibi dergilere göndererek yayımlanır.
Vatan hasreti ağır gelmiştir. Üniversiteyi bitirince ülkesine dönmek ister. Yine gizlice Türkiye’ye gelir. Aydınlık Dergisi’nde çalışmaya başlar. İstanbul’da polis tarafından izlendiğini anlayınca, bir basımevi kurmak için İzmir’e geçer. 1925’te, ilk şiir kitabı Dağların Havası’nı yayımlar.
"Bu bir türkü:
Toprak çanaklarda,
Güneşi içenlerin türküsü...
Bu bir örgü:
Alev bir saç örgüsü!
Kıvranıyor;
Kanlı,
Kızıl bir meş'ale gibi yanıyor.
Esmer alınlarında,
Bakır ayakları çıplak kahramanların...
Ben de gördüm o kahramanları,
Ben de sardım o örgüyü,
Ben de onlarla,
Güneşe giden,
Köprüden geçtim...
Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi.
Ben de söyledim o türküyü.
Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
Altın yeleli aslanların ağzını,
Yırtarak gerindik…
Sıçradık;
Şimşekli rüzgâra bindik!
Kayalardan;
Kayalarla kopan kartallar,
Çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını…
Alev bilekli süvariler kamçılıyor,
Şâhâ kalkan atlarını!
Akın var,
Güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz,
Güneşin zaptı yakın...
Haykırdı en önde giden,
Emreden!
Bu ses!
Bu sesin kuvveti,
Bu kuvvet;
Yaralı aç kurtların gözlerine perde
Vuran,
Onları oldukları yerde
Durduran.
Kuvvet...
Güneşi içiyoruz sesinde!
Coşuyoruz,
Coşuyor!
Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde,
Mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor...
Akın var,
Güneşe akın!
Güneşi zaaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın...
Toprak bakır,
Gök bakır.
Haykır güneşi içenlerin türküsünü;
Hayyy-kırrr,
Haykıralım...”
Şeyh Sait İsyanı üzerine, 4 Mart 1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarılır. Bu kanunla bazı gazeteler ve dergiler kapatıldığı gibi, Aydınlık Dergisi’ndeki yazarların çoğu da tutuklanır. Ankara’da İstiklâl Mahkemesi’ndeki dava; 12 Ağustos 1925’te sonuçlandığında, Nâzım da 15 yıla mahkûm edilir. Bunun üzerine usta, gizlice yeniden Sovyetler Birliği’ne gider. Cezasının 1926’da Cumhuriyet Bayramı nedeniyle çıkarılan af kapsamına girdiğini öğrenince, yurda dönebilmek için Türk Elçiliği’ne başvursa da, olumlu karşılık alamaz.
Bu arada; Eylül 1927’de, İstanbul’da dağıtılan bildiriler yüzünden açılan bir davada, gizli parti üyesi olmak suçlamasıyla da, 3 ay hapse mahkûm edilir. 1928’de gizlice sınırı geçerek Kafkasya’dan Türkiye’ye girer. Arkadaşı Laz İsmail ile Hopa’da yakalanıp, Hopa Cezaevi’nde iki ay kalırlar. Yargılanmak üzere Hopa’dan Rize’ye gönderilmeleri, tutukluluklarının sona ermesini sağlar.
Pasaportsuz sınır geçme suçunun cezası üç gün hapistir. Ama başka bir suçtan cezaları bulunup bulunmadığını araştırmak için gönderildikleri Ankara’da serbest bırakılırlar. Ankara’daki dostları, başta Şevket Süreyya Aydemir olmak üzere; onun Halkevi’nde çalışmasını, Halk şiiriyle ilgilenmesini, Anadolu’yu dolaşmasını isterler. Ama Nâzım Hikmet; İstanbul’da Zekeriya Sertel’in çıkardığı, Resimli Ay Dergisi’nin yazı kadrosuna katılır.
"Akıyordu su,
Gösterip aynasında söğüt ağaçlarını!
Salkım söğütler yıkıyordu suda saçlarını...
Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere,
Koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere...
Birdenbire kuş gibi; vurulmuş gibi kanadından,
Yaralı bir atlı yuvarlandı atından...
Nal sesleri sönüyor perde perde;
Atlılar kayboluyor, güneşin battığı yerde...
Atlılar atlılar kızıl atlılar, atları rüzgâr kanatlılar…
Atları rüzgâr kanat…
Atları rüzgâr…
Atları…
At…
Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat...
Akarsuyun sesi dindi.
Gölgeler gölgelendi, renkler silindi…
Siyah örtüler indi mavi gözlerine.
Sarktı salkım söğütler, sarı saçlarının üzerine...
Ağlama salkım söğüt,
Ağlama,
Kara suyun aynasında el bağlama!
El bağlama!
Ağlama…"
1930’da Salkım Söğüt ile Bahri Hazer şiirleri, kendi sesiyle plâğa kaydedilir. Yirmi günde tükenen bu plâğın kahveler, lokantalarda çalınmaya başlandığı görülünce; polisin duruma el koyup bazı uyarılara girişmesi sonucu, firma plâğın yeni basımlarını yapmaktan vazgeçer.
1 Mayıs 1931’de ilk beş kitabındaki şiirlerinde, bir zümrenin başka zümreler üzerinde hâkimiyetini temin etmek maksadıyla halkı suça teşvik ettiği iddiasıyla mahkemeye verilir. Ancak beraat eder. Oysa şair; “Gece Gelen Telgraf” toplandıktan iki hafta kadar sonra, 22 Mart 1933’te gizli örgüt kurmak; İstanbul, Bursa, Adana’da duvarlara devrim bildirileri yapıştırarak, kitapçıklar dağıtarak, komünizm propagandası yapmaktan tutuklanır.
1 Haziran 1933’te, Bursa Cezaevi’ne gönderilir. İdam talebiyle başlayan dava, 5 yıl hapis kararıyla son bulur. Temyiz bu kararı bozduysa da, Bursa Mahkemesi 4 yıla indirerek hapis kararında direnir. Cumhuriyet’in onuncu yılında çıkarılmış olan bağışlama yasasıyla, bu cezanın 3 yılı indirilince, geriye bir yıl kalır. Oysa Nâzım Hikmet, bir buçuk yıldır tutukludur. Böylece 6 ay alacaklı olarak, cezaevinden çıkıp İstanbul’a gelir.
1930’da tanışıp, 1931’de evlenmeye karar verdiği halde; kovuşturmalar, tutuklamalar yüzünden olanak bulamadığı Piraye Altınoğlu ile 31 Ocak 1935’te evlenir. Piraye’nin ilk kocasından iki çocuğu vardır. Böylece Nâzım Hikmet dört kişilik bir ailenin sorumluluğunu yüklenir. Akşam Gazetesi’nde, Orhan Selim takma adıyla fıkralar yazmaya başlar.
PİRAYE İÇİN YAZILMIŞ SAAT 21 - 22 ŞİİRLERİ
Ne güzel şey hatırlamak seni!
Ölüm ve zafer haberleri içinden,
Hapiste ve yaşım kırkı geçmiş iken...
Ne güzel şey hatırlamak seni!
Bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin ve saçlarında
Vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının...
İçimde ikinci bir insan gibidir,
Seni sevmek saadeti...
Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
Güneşli bir rahatlık ve etin daveti…
Kıpkızıl çizgilerle bölünmüş;
Sıcak, koyu bir karanlık...
Ne güzel şey hatırl
Bu yazı 5429 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- ADAM'lığına, anısına saygıyla, sevgiyle...
- SÖZ VERİYORUM..!
- 30 Ağustos'lar, her şeyin aslı olduğu eski zamanlar...
- Bütün Dünya Bir Sahne ve Bizler, Zamanı Gelince Girip Çıkan Birer Oyuncu
- Şerefli bir başkaldırıydı hayatı; Yılmadan, yıkılmadan hep iyiye, etiğe, doğruya, güzele sevdalı...
- Yazık Oldu Yarınlara...
- Afşar Timuçin
- Irgat'ın türküsü
- Bir katre alevdir bu karanfil!
- Üşüyorum, kapama gözlerini
- 20 Mayıs 1938, Mersin...
- 19 Mayıs 1938