"Nereden başlıyorduk?" demiş ya Usta... Eklemiş ardına; "Başı ve sonu belli olan hayatımın ortasını kaçırmamalıyım." diye.
İlk'ten sonrası, Son'un öncesini yaşıyoruz. Tam da şu anda...
Peki, yine, yeniden bize hediye günde nereden başlıyoruz? Belki de son günümüz. Kim bilir? Sevdiğine sevdiğini bir daha demeli, sonra bir kere daha, bir kere daha… Bir kere'ler eklenmeli, o bir kere'lerin üstüne defalarca...
Günüdür, affetmeli seni kıranı. Gözünün içine bakıyorsa ama... Gün, o hayırlı dedikleri Cuma'nın ertesi Cumartesi… Hayırlısını hayırsızını bilmem ama gün, yine, yeniden yürek buluşması…
“Bazılarımız şiirlere tutunuyor, bazılarımız şarkılara.
Bazılarımız filmlere tutunuyor, bazılarımız kitaplara.
Sanırım artık insan, tutunamıyor insana..."
Tutunamıyoruz Usta... Öyle bir dönemdeyiz ki; hızla kirleniyor renkler, istesek de dokunamıyoruz insanlara...
“O'nu düşünerek yazdıklarımı; O, kimi düşünerek okuyor Olric?”
“Aslında ben yalnız değilim Olric, sadece onlar çok kalabalıklar.”
“Benimle savaşma Olric! Çünkü kazanırsan kaybedersin.”
“Yoruldum! Daha ne kadar dayanacağız Olric? Sabrımız ve gücümüz bitene kadar efendimiz.”
“Biliyor musun Olric? Ben yaptığımda, bütün yanlışlar doğruydu.”
“Seviyorum Olric! O da sizi seviyor mu efendimiz? Ben seviyorum yetmez mi Olric? Sevelim efendimiz, beklemeden sevelim o zaman.”
*****
Biz de seni sevdik Olric... Biz de seni sevdik Oğuz ATAY...
Başka bir dünyada, başka bir dünya için mi yazdın bu kadar ilginç diyalogları, konuşmaları bilemem ama doyamadık, o bambaşka dünyaya götüren yazılarına...
Olric kim mi? Oğuz ATAY'ın; "Tutunamayanlar" adlı ilk romanında, "Turgut Özben" adlı karakterin, hayâli, var olmayan, gerektiğinde her yardımı yapan, Turgut'a "Efendimiz!" diye hitap eden varlık...
"İyi ki Usta var etmiş!" dediğimiz bir varlık...
İlkokul öğretmeni Muazzez Zeki Hanım ile Kastamonu kökenli hukukçu ve Cumhuriyet Halk Partisi eski milletvekillerinden Cemil ATAY’ın evliliğinden, 12 Ekim 1934'de, Kastamonu'nun İnebolu ilçesinde dünyaya gelir Oğuz ATAY...
Tutunamayanlar’ın, tutunamayanı…
Yazdıklarıyla, çokça hayatımıza dokunanı…
Babası, Cumhuriyet’in ilk kuşak aydınının özelliklerini taşır. Misyonundan emin, şaşmaz adımlarla yolunda ilerleyen, öğreten, eğiten, yol gösteren biridir.
Oğuz ATAY’ın çocukluk ve ilk gençlik dönemleri üzerinde, annesi Muazzez Hanım kadar etkili olmasa da, hayatının önemli kararlarını babası yüzünden ertelediği bilinir.
Lise yıllarında resim ve tiyatroya duyduğu ilgiye ve resim öğretmeninin O’nu sanat akademisine yönlendirme çabasına rağmen, babası O’nu doktorluk veya mühendisliğe yönelmesi gerektiği konusunda katı bir şekilde uyarır.
Babasının ölümünden iki yıl sonra kaleme aldığı “Babama Mektup” adlı otobiyografik metinde şunları yazar:
“Genellikle sert, duygusuz ve bencil göründün. Aramızda hiçbir zaman alışılmış bir baba-oğul ilişkisi olmadı. Ne ben bütün meraklı çocuklar gibi durmadan her şeyi sana sordum. Ne de sen oturup bana bazı şeyleri açıklama gereği duydun. Oysa şimdi seni düşündüğüm zaman babacığım, durmadan gülümsüyorum. Seni, sen olarak yaşamak istiyorum. Bazı kitaplar yüzünden kafam biraz karışsa da, bugün bile senin içtenliğimi taşıdığımı ümit ediyorum. Yine de sonunda sana bütünüyle benzemekten korkuyorum babacığım. Birlikte yaşadığımız günlerde, bütün beğenilerim sana karşı duyduğum tepkilerle oluştu. Sen Klasik Türk Müziğini goygoyculuk olarak niteledin. Batı müziğine tepkini de sadece, “Kapat şunu!” biçiminde gösterdiğin için, ben her ikisini de sevmeyi görev saydım kendime. Kültür hakkında öteki yargıları da pek iç açıcı değildi. Özetle, çevrendeki her şeyi kesin çizgilerle ikiye ayırdın. Bu bakımdan da sana benzediğimi itiraf etmeliyim. Dünyada yalnız güzellerle çirkinler vardı, bir insan ya akıllıydı ya da aptal. Senin gibi başını dik tutmasını bilemeyen bütün insanlar dalkavuktu. Sana benzemeyen kibar davranışlı insanları da züppelikle suçlardın. Biz -annemle ben- sana itiraz ederdik; fakat ben farkına varmadan senin orta yola fırsat vermeyen bu acımasız sınıflamalarını benimsemişim babacığım. Üstelik -en kötüsü de bu galiba benim için- böyle olduğumdan gizlice memnunluk duyar gibiyim ki, işte asıl buna dayanamıyorum. Çünkü ben babacığım, biraz da duygularımın romantik bölümünü, sen kızacaksın ama annemden aldım. Sonunda senin gibi ölecek miyim?”
Anne Muazzez Hanım, oğluna düşkündür, bu ilgide Oğuz’un küçük yaşta geçirdiği zatürrenin payı büyüktür. Hayatının geri kalan kısmını hep etkileyecek olan bu hastalık, ilkokul yıllarında ilgi duyduğu atletizmden de koparır O’nu…
Yıldız Ecevit, “Ben Buradayım” isimli kitabında, bu durum için şöyle bir saptamada bulunur: Oğuz ATAY’ın çocukluğunda geçirdiği bu hastalık büyük bir olasılıkla, O’nun iç dünyasında yaşadığı çevreye yabancılaşma olgusunun ruhbilimsel nedenlerinin gerisindeki fizyolojik kökenli kaynağın kendisidir.
Kız kardeşi Okşan ÖGEL de, “Oğuz çok sakindi, bir kız çocuğu gibiydi!” diyerek Yıldız ECEVİT’i bu konuda doğrular aynı kaynakta.
Babasının milletvekili seçilmesi nedeniyle, beş yaşında ailesiyle Ankara’ya gelen Oğuz ATAY, daha ilkokula başlamadan okuma yazmayı öğrendiği için ilkokula ikinci sınıftan başlar.
40’lı yılların ortasında daha sonra Ankara Koleji’ne dönüşen TED Yenişehir Lisesi’ne girer. ATAY’ı kültürel anlamda bu dönemde yönlendiren kuzeni Füruzan’dır. Mesela gelişimde çok önemli, rol alacak olan dünya klasiklerini ilk O’nun önerisiyle okumaya başlar.
Bu yıllarda karikatür de çizer ki, ATAY’ın ince mizah anlayışı daha sonra yazacağı kitaplarda da kendini gösterir. 1950-51 ders yılı sonunda veda müsameresinde, rejisörlüğünü tiyatro oyuncusu Agâh HÜN’un üstlendiği “Shakespeare’in Hırçın Kız” isimli oyununda oynar.
Bir diğer tutkusu olan resim, lise sıralarında ilgi duyduğu bir alandır. Resim öğretmeni O’nun çizimlerini beğenir, resme yönelmesi konusunda tavsiyelerde bulunur. Türk resminin önemli iki ismi Turgut ZAİM ve Eşref ÜREN’den resim dersleri alır. Ancak babası güzel sanatların karın doyurmayacağını söyleyince ÜREN, “Babana söyle, sana köşe başında, işlek bir yerde bir bakkal dükkânı açsın o zaman. İyi para kazanırsın.” der…
Oğuz ATAY’ın içinde ukde olarak kalan ressamlık arzusu, yıllar sonra “Tutunamayanlar” romanının karakteri Selim’in ağzından açığa çıkacaktır: Üç çeşit meslek varmış: Mühendislik, doktorluk, bir de hukukçuluk… Ben ressam olmak istiyordum. Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.
İlk ve en önemli romanı “Tutunamayanlar”dır. Edebiyat çevrelerine göre, hem söyledikleriyle hem söyleyiş biçimiyle bir başkaldırıdır Tutunamayanlar… “Başkaldırıyorum işte, varın benim farkıma!” der gibi okuruz Usta’nın yazdıklarını. Olabildiğince farklı, etkili dili ve kalemiyle…
Tutunamayanlar'daki edebi yetkinlik, Türk Romanını, çağdaş roman anlayışıyla aynı hizaya getirmiş ve Türk Romanında bir çığır açmıştır.
Sadece 43 yıllık yaşamına, hiçbirisi ikinci baskı yapmayan, ne yazık ki değeri öldükten sonra anlaşılan;
1972 yılında "Tutunamayanlar",
1973 yılında "Tehlikeli Oyunlar"
ve 3 adet kitap yayımladığı, en verimli yılı olan 1975'te, "Bir Bilim Adamının Romanı", "Korkuyu Beklerken" ve "Oyunlarla Yaşayanlar" adlı 5 romanını sığdırmıştır.
“Kelimelerden önce de yalnızlık vardı, kelimeden sonra da var olmaya devam etti yalnızlık. Kelimenin bittiği yerden başladı. Kelimeler yalnızlığı unutturdu ve yalnızlık kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, yalnızlığı anlattı ve yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız kelimeler acıyı dindirdi ve kelimeler insanın aklına geldikçe yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu.”
“Kitapçıların ve çiçekçilerin bazı özellikleri olmalıdır Olric... Gelişigüzel insanlar bu mesleklerin içine girmemeli. Kitaplar ve çiçekler, özel itina isteyen varlıklardır. Ne yazık ki; bu meslekler de artık olur olmaz kimselerin elinde, sattıklarıyla ilgileri olmayan kişilerin. Durmadan kitaplara ve çiçeklere eziyet ederler, onlara nasıl davranılacağını bilmezler. Bana kalırsa, bir kitapları koruma derneği kurmalı ve kitaplara kötü muamele edilmesini önlemeli.”
Oğuz ATAY, 1951 yılında liseyi bitirip İstanbul Teknik Üniversitesi sınavlarına girer ve İnşaat Fakültesi’ni kazanır. Ailesiyle beraber İstanbul’a taşınırlar. Mühendisliğe daha başından itibaren ilgisizdir.
Üniversite yıllarında sosyal konulara da ilgi duymaya başlar. Marksizmle tanışır. Marks’ın, Hegel’in, Lenin’in kitaplarını okur. Sonraki yıllarda birlikte gazetecilik maceralarına da atılacağı sınıf arkadaşı Turhan TÜKEL’in büyük etkisi vardır onun bu yöneliminde.
1957’de üniversite mezuniyetinin ardından, askerlik hayatı başlar. Askerliğinin ilk altı ayını İstanbul’da, geri kalan dönemini ise Ankara’da yedek subay olarak tamamlar. Yeni bir çevre edinir, geneli İstanbul’daki tanıdıkların uzantısı, Ankara’daki ‘Pazar Postası’ grubu çok heyecanlı gelir Oğuz ATAY’a…
Solun sindirildiği yıllarda, sosyalizmin tartışıldığı ilk yayın organlarından biridir Pazar Postası… Turgut UYAR, İlhan BERK, Cemal SÜREYA, Orhan DURU, Ceyhun Atıf KANSU, Fethi NACİ, Muzaffer ERDOST, Ülkü TAMER, Ece AYHAN, Güner SÜMER, Korkut BORATAV, Yılmaz GÜNEY, Can YÜCEL, Tarık DURSUN, Fikret HAKAN, Asım BEZİRCİ, Attilâ İLHAN ve Ahmet OKTAY’dan oluşan çok geniş bir yazar yelpazesi vardır Pazar Postası’nın…
Yedek subay ATAY, çoğunlukla üniformasıyla gelmektedir bu toplantılara. Pazar Postası’nda ilk imzasız yazılarını yayımlatır ve Batı’da yayımlanmış sosyalist içerikli makaleleri çevirerek işçiler ve devrim konularını başlıklara taşır. Yazdıklarıyla dünyayı değiştirmek niyetinde değildir, bireyi değiştirmek ister sadece...
1959 yılının Mayıs ayı sonunda askerlik görevini bitirip İstanbul’a döner. Denizcilik Bankası İstanbul Şehir Hatları İşletmesi Müdürlüğü’nde aynı yıl işe başlar. Tamir ve kontrol elemanı olarak Kadıköy Vapur İskelesi’nin yapımında çalışır. Görevinden istifa ettikten sonra, şimdiki adı Yıldız Teknik Üniversitesi olan İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi İnşaat Bölümü’nde öğretim üyesi olur.
1960’lı yıllara geldiğimizde ülkedeki siyasi çıkmaz derinleşir, Pazar Postası beraberinde sol örgütlenmeyi değil, siyasi bir hayâl kırıklığını getirir. Yeni bir dergi oluşumuna giderler. Bu işi üstlenenlerden biri Turhan TÜKEL, diğeri de Oğuz ATAY olacaktır.
Yeni dergi, solcu çevreden ilk etapta çevresine kırk kişiyi toplar. Sonra giderek kalabalıklaşırlar. Fakat verilen sözler tutulmaz ve gruptan kopmalar başlar. Dergi kapanır. Derginin kapanması ATAY’a, yaşamında içtenlikle bağlandığı kimi değerleri sorgulatır, ülkesinin aydınına duyduğu güveni sarsar.
Oğuz ATAY, üniversite son sınıftayken tanıştırıldığı, kendisinden 5 yaş büyük Fikriye Fatma GÜRBÜZ’le uzun bir aradan sonra tekrar görüşmeye başlar. Fikriye GÜRBÜZ, aynı zamanda Uğur ÜNEL’in de arkadaşıdır.
2 Haziran 1961’de evlenirler. Evlenmeden tam 2 hafta önce, 19 Mayıs 1961’de, arkadaşı Afşin BAYSAL’a bir mektup yazar Oğuz ATAY:
"Evet sana önemli bir haberim var. Evleniyorum… Bizim bazı davranışlarımız galiba çok benziyor. Ben de senin gibi bu haberi bir mektupla veriyorum. Senin yaptığın gibi uzun bir yazışmama devresi sonunda bu sessizliği bozarak seni-bana da öyle olmuştu- şaşırtıyorum. Daha başka benzeyişler var. Evleneceğim kızı daha önce tanıyordum. Fakat uzun zamandır görüşmüyorduk. Bir gün ona -yalnız yolda değil- sinemada rastladım… Konuştum. Sonra… Sonrası belli… Bu cümle çok söylenmiştir, ama yeniden yazılabilir: Evlenme kararı verdik. Belki şu satırları okurken “Sen de mi?”, “Yok canım”, “Vah! vah!” benzeri sözleri aklından geçireceksin. Eksik olmasınlar, buradaki arkadaşlar bu sözlerin öyle varyasyonlarını buldular ki, senin yeni bir şey söyleyebileceğini sanmam. Onun için ciddi ve 'meselenin ehemmiyetine müdrik(!)' fikirler beklerim senden.
…Sonra biliyor musun ben saadetten hoşlanıyorum. Onun için de evleniyorum. Saadetten derken güzel ve yumuşak bir şeye dokunuyor gibi oluyorum. Bir insanın idam edilişini düşünmekten ne kadar hoşlanmıyorsam, saadetin kelimesini bile düşünmekten de o kadar hoşlanıyorum. Kendimi ölçtüm, biçtim, meziyetlerimi, kusurlarımı düşündüm. Sonra karar verdim: Benim bu halimle birçok insandan daha fazla mesut olmaya hakkım var. Pek öyle kötü bir adam sayılmam, ne dersin?”
Tehlikeli Oyunlar romanındaki, şu yazılanlar Fikriye GÜRBÜZ’ün içinde yankılanır adeta: Ben suçluyum. Bir zamanlar seni sevmiştim. Ve sevgiyi senin suretinde yaratmıştım. Bu kalbin birini sevmeye ihtiyacı vardı. Ve sen bunu anlamadın. Ve bana eziyet ettin. Ve eziyet ettiğini bilmedin. Ve sana izin verdim ki, bilmeden yaptığın eziyet artsın. Ve sonunda artık dayanamıyorum diyebilmek için ben de bilmeden bu oyunu oynadım sana…
Oğuz ATAY, Uğur ÜNEL, Uğur ÜNEL’in eski eşi Sevin Seydi ve müzisyen arkadaşları Özen’le birlikte “Klan” adını verdikleri bir grup kurarlar. Bu grup, kendilerini burjuva düzeninden korumalarına yardım eden, istedikleri yaşamı kurmaya cesaretlendirecek bir gruptur. Sonraki yıllarda her ne yaşanırsa yaşansın, asla birbirlerine sırt çevirmezler ve “Klan”ın dağılmasına asla izin vermezler.
Oğuz ATAY, Uğur ÜNEL’in eski eşi Sevin Seydi’yle Beyoğlu’nda aynı evi paylaşmaya karar verir. 1968 yılının başlarında Tutunamayanlar’ın ilk sayfalarını yazmaya başladığında ise, Sevin Seydi bir sığınak olur O’nun için. Bir yıl gibi kısa bir sürede romanın yazımını bitirir ve ilk iş olarak Vüsat BENER’e okutur dosyayı.
Oğuz ATAY’ın, Tutunamayanlar’ı ve Tehlikeli Oyunlar’ı adadığı kişi, her iki kitabın da kapaklarını tasarlayan, ilk eseri Topoğrafya’nın içindeki çizimlerin de sahibi, Günlükler’de adını sık sık geçirdiği Sevin Seydi’dir…
2. romanıydı ve 1973 yılında çıkardı bu eserini…
Oğuz ATAY, bu romanında; yine bireyin iç dünyasındaki problemleri, çevresiyle uyumsuzluğunu, bunalımlarını anlatır. Tehlikeli Oyunlar, Tutunamayanlar’ın bittiği yerde başlar. Tutunamayanların kahramanı Turgut ÖZBEN yaşadığı hayatın içinden çıkıp gider. Tehlikeli Oyunlar’da Hikmet BENOL ise yaşadığı düzeni terk ederek, bir gecekondu mahallesine yerleşir.
1971 yılında gerçekleştirdiği bir röportajında Tehlikeli Oyunlar’ın gelişini şöyle açıklar: Sanırım bu romanın kahramanı da tutunamıyor. Bu konudaki yakınmalarını pek ciddiye almıyorum. Tutunamayanlar’ın başkahramanı Selim kadar haklı değil galiba. Tehlikeli Oyunlar’ın kahramanı Hikmet de bunun farkında olacak ki, tatsız sıkıntılarını dindirmek için oyunlara başvuruyor. Kitabın adı "Tehlikeli Oyunlar" olacak.
“Beni anlamalısın!” diye başlıyor bir yazısı romanda…
“Beni anlamalısın… Çünkü ben kitap değilim. Çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum.”
Ne derin, ne anlamlı sözler değil mi? Derinlerinde boğulurcasına…
“Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak durumundadır. Bu bir çeşit alın yazısıdır. Bu alın yazısı da başkaları tarafından okunamazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez. Bu da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır. Bir alın yazısı da ölümün anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı müelliflere göre bu durum daha acıklıdır.”
İçindeki yoklukları, yoksunlukları, derin yalnızlığı ise şöyle aktarır:
“...Kafam, cam kırıklarıyla dolu doktor. Bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim acıyor anlıyor musun?
…Ağzının, güzel dudaklarının yanında bir gülümseme yaratmak için, ne uzun yollardan geçiyorsun. Kendinden veriyorsun ve durmadan eksiliyorsun. Oysa bazı insanlar, oldukları gibi kalarak, elde ederler istediklerini. Ben, kanımı damla damla süzerek veriyorum.”
Oğuz ATAY, Sevin Seydi’yle olan birlikteliğinde de aradığını bulamaz. Yeni Ortam Gazetesi’nde muhabir olan ve 1972’de bir söyleşi sebebiyle tanıştığı Pakize KUTLU ile 26 Nisan 1974’te evlenir.
1975 tarihli Bir Bilim Adamının Romanı, İstanbul Teknik Üniversitesi profesörlerinden, hocası Mustafa İNAN’ın hayatının anlatıldığı, Türk Edebiyatı’nda daha önce denenmemiş, kurmaca yönü az olan biyografik/belgesel ve TÜBİTAK’ın yönlendirmesiyle ısmarlama yazılmış bir romandır.
Ama Oğuz ATAY bu romanına da, yer yer diğer romanlarına oranla daha sınırlı olmakla beraber ironik öğeleri yerleştirmesini bilmiştir. Oğuz ATAY’ın diğer romanlarıyla, yalnızca içerik değil, kurgu ve anlatım özellikleri açısından da taban tabana çelişen bir metindir bu. ATAY, bu romanında diğer iki romanının aksine geleneksel roman kalıbını kullanır.
1975’te doçent unvanını kazanır…
Aynı yıl yayımlanan, "Korkuyu Beklerken" adını verdiği hikâye kitabındaki sekiz öyküsünde, yaşam karşısında belirli sebepler yüzünden zayıflık gösteren insanların yaşantılarını anlatır.
Tutunamayan olarak adlandırılan bu karakterler, onun hikâyelerinde de başrolde yer alır.
Oyunlarla Yaşayanlar, Oğuz ATAY’ın ilk ve tek oyunudur. Ne yazık ki ATAY, oyunun sahnelendiğini göremeden ölmüştür.
ATAY, Oyunlarla Yaşayanlar’ı temel olarak yaşamın bir oyun, en bilinen ifadesiyle bütün dünyanın da bir sınırsız sahne olduğu tezi üzerine kurmuştur. Oyun boyunca, oyunun nerede bittiği, gerçeğin nerede başladığı sorusu sorulmakta, insanlar yaşamları boyunca hiç tamamlayamadıkları ya da tamamlamaktan kaçındıkları oyunlarla bir bakıma gerçeklerden de kaçmaktadırlar. Bu bakımdan yazarın oyuna koyduğu, ancak sonradan Oyunlarla Yaşayanlar olarak değiştirdiği ilk isim ilginçtir: HAYAT BİR OYUNDUR…
Bu yazı 8906 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- ADAM'lığına, anısına saygıyla, sevgiyle...
- SÖZ VERİYORUM..!
- 30 Ağustos'lar, her şeyin aslı olduğu eski zamanlar...
- Bütün Dünya Bir Sahne ve Bizler, Zamanı Gelince Girip Çıkan Birer Oyuncu
- Şerefli bir başkaldırıydı hayatı; Yılmadan, yıkılmadan hep iyiye, etiğe, doğruya, güzele sevdalı...
- Yazık Oldu Yarınlara...
- Afşar Timuçin
- Irgat'ın türküsü
- Bir katre alevdir bu karanfil!
- Üşüyorum, kapama gözlerini
- 20 Mayıs 1938, Mersin...
- 19 Mayıs 1938