
"Özgür ansiklopedi" diyorlar ya adına, alt başlıkta, gün gün tarihte neler oldu, kimler öldü, kimler doğdu, bilgi dağarcığımıza yüklüyorlar ya hani. Hani şu bildiğimiz Vikipedi...
Vikipedi'ye özendiğimi söyleyenler var çokça. Amacım, kim öldü kim kaldıdan çok, o gün ne oldu ne bitti, bu dünyada iz bırakan kimlerdi, hikâyeleri neydi?
Doğumda, ölümde, olayda; bazı günler kısır bazı günler çokça anacak, hatırlayacak, hatırlatacak kıymetliler var. 13 Aralık da, konukluğa hangisini seçeceğimden karar veremediklerimden...
Efenim, 13 Aralık 1935'te doğmuş mesela Türkan Saylan, İstanbul'da. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 50 yıl önce bugün 13 Aralık 1974'te, Ankara'da ayrılmış aramızdan. Hemen 3 yıl sonra yine aynı günde, 13 Aralık 1977'de, bir başka usta, Oğuz Atay veda etmiş hayata, İstanbul'da. 2 yıl sonrasının aynı gününde yani 13 Aralık 1979'da, Türk şiirinin önde gelen şairlerinden Behçet Necatigil, İstanbul'dan çıkmış arafa. Hissettiğimizde, andığımızda, hatırlayıp hatırlattığımızda üretimleri ve eserleriyle sanki yanı başımızda...
Gelelim bugünkü konuğumuza. "O piti piti karamela sepeti" demeden, bu kadar önemliler arasında sondan başlayayım dilerseniz. Sonrasında da başa doğru ilerleriz.
Dedim ya, 13 Aralık 1979'da, İstanbul'da ayrıldı aramızdan diye. 16 Nisan 1916'da doğdu bebek Behçet, henüz Osmanlı İmparatorluğu iken, İstanbul'da...
“Sevgileri yarınlara bıraktınız!” Böyle başlar şiirlerinden biri. Ve sonra oku oku doyamadığım(ız) dizeleri. Hem doyulur mu hiç Behçet Necatigil’e? Doyulur mu, sevgiyi taaa yüreğinde hissettiklerine?
“Sevgileri yarınlara bıraktınız!
Çekingen, tutuk, saygılı!
Bütün yakınlarınız,
Sizi yanlış tanıdı…
Bitmeyen işler yüzünden.
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi.
Kalbinizi dolduran duygular,
Kalbinizde kaldı…
Siz geniş zamanlar umuyordunuz!
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların; telâşlarda, bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi…
Gizli bahçenizde,
Açan çiçekler vardı.
Gecelerde ve yalnız!
Vermeye az buldunuz
Yahut vaktiniz olmadı…”
16 Nisan 1916’da, İstanbul’da doğdu. 13 Aralık 1979’da da, yine İstanbul’da, 63 yaşında aramızdan ayrıldı usta…
Türk Edebiyatı’nın önemli şairlerinden…
Sürekli yeniyi arayan yenilikçi yapısı, sorgulayan kalemi, gerek içeriksel gerekse de biçimsel anlamda geleneksel şiirin yanı sıra Batı şiirinden beslenen yönelimi, dönem dönem değişen üslup denemeleri ile modern Türk şiirinde önemli bir yere sahip olan Behçet Necatigil. Herhangi bir siyasi ve edebi akıma yönelmeden sanatçı duruşunu korumuş bir şair, bir fikir adamı…
Behçet Necatigil’in şiirlerinde mutsuzluk ve hüzün egemendir. Fakat ondaki mutsuzluk, bilinen anlamından farklıdır. Büyük bir mutsuzluk değil, sızı hâlinde etkisini gösteren, bitmeyecek gibi görünen ve ince, derin bir duygudur. Mesela “Kirli Soru” adlı şiirinde buram buram hissedildiği gibi:
“İnce yüzünüzde üzgünce bir bakış!
Birden sizi gördüm,
Açtı arı doruklarda bir safran;
Durdum…
İlk sevgili güldü yitik anılardan!
Mutsuz, yalnız
Sessiz kınamanızı, utançlarda küçülmüş;
Aldım, geri döndüm…
Gelsem,
Siz yine orada mısınız?”
Hayatı boyunca birçok kişiyi yetiştirdi, birçok kişiye dokundu ama tabi ki kızı Ayşe Sarısayın’a bir başka. Hasreti iyice ağır basmış olacak ki; ölümünün 30. yılı olan 2009 yılında, kızı Ayşe Sarısayın, “Şairime mektubumdur:” adlı bir mektup yazar babasına:
“Sen gideli tam otuz yıl olmuş! İnanılmaz geliyor değil mi? Bunca zamandır görüşememek, belleğimizde kalan resimleri de etkiliyor. Yüzünü çok iyi anımsayamıyorum artık, sesin eskisi kadar net değil. Her şey bir sis perdesinin arkasında sanki. Biliyor musun, aramızdan ayrıldığın o kasvetli, soğuk kış gününün ardından sıkça rüyalarıma girerdin. Her seferinde aynı rüya, aynı mekân, aynı konuşma. Birlikte yaşadığımız son ev. Kapı çalınıyor ansızın, açıyorum. Karşımdasın: Bej renkli pardesün, şapkan, eski, küçük çantan, alışveriş filen, ağzından düşmeyen sigaran.
Sana ilişkin tüm ayrıntılar yerli yerinde. İçeri girmeyip tıka basa dolu fileyi kapıdan uzatıyorsun, hiçbir şey söylemeden. Oysa ben artık geri dönemeyeceğini biliyorum, ama söyleyemiyorum. Heyecandan sesim çıkmıyor, donup kalıyorum adeta. Kısa bir sessizlikten sonra “İzinli geldim.” diyorsun usulca. “Çok az vaktim var. Sizleri görüp gideceğim hemen.”
Sabahları ağlayarak uyandığımda yine, yeniden vaktinin çoktan dolmuş olduğunu anlardım yokluğunla. Yine uzaklara gitmiştin işte. Önceleri çok etkilenirdim ama zaman içinde alıştım bu rüyaya. Yıllar var ki, görmez oldum bu rüyayı. Acılar mı küllendi, kaybının yarattığı boşluk doldurulamasa da, etkisi mi giderek azaldı? Pek çok neden, bir arada...
Hep söylendiği gibi hayat devam ederken, bir de dönüşüm yaşandı galiba. Rüyalarımda izinli olarak beni ziyarete gelen babamın yerini, hayatı paylaştığım bir şair aldı. Hatırlarsın belki, sen gitmeden önce de okurdum şiirlerini, hatta hayran kalırdım bazılarına. Anlayamadıklarımı ise sana sorardım. “Yirmisinde mi erken / Otuzunda belki.” diye kestirip atardın, açıklamak yerine. Üsteleyecek olursam, yine dizelerle verirdin yanıtını: Çünkü asıl şiirler bekler bazı yaşları.
Haklıydın baba, çok gençtim o zamanlar, asıl şiirlerin çok uzağındaydım. Edebiyatı çok sevsem de, şiir okumaktan çok hoşlansam da, anlamları genişletebilmek için önümde uzun bir yol olduğunun farkında değildim. Gidişinden yirmi yıl sonra anneme yazdığın mektupları Selma’yla birlikte yayıma hazırlarken seninle yeniden tanışacağımı, bu tanışıklığın beni her geçen gün şairime biraz daha yaklaştıracağını bilmiyordum henüz. Boşlukta dolaşan dizeler hayatın içinde karşılığını buldukça, tarif edemediğim incecik sızılar düştü içime. Neydi soluğumu kesen? Yıllar önce yitirdiğim babamı anımsamak mı, erken bir kaybın hiçbir zaman tam olarak dinmeyen acısı mı, yarım kalmış bir baba kız ilişkisini sorgulamak mı, yoksa şiirler mi? Belki de hayat dediğimiz o eşsiz serüvenin kendisiydi yalnızca. Uğraşmak, didinmek, âşık olmak, başarmak, tökezlemek, yenik düşmek, yeniden başlamak, pişmanlıklar duymak, kaybetmek, kısacası hayatın içinde yol almak.
Hayat ne zaman şiirlerine paralel akıp gitmeye başladı, şiirlerin ne zaman gerçeğin ta kendisi oldu, bilmiyorum. Ancak kimi şiirlere neredeyse her okuyuşta yeni anlamlar yükleyebildiğimi, her bunaldığımda sığındığım dizelerde huzur bulduğumu çok iyi biliyorum. Sana teşekkür borçluyum, önce babam, sonra şairim olduğun için. Yaşadığın sürece alçakgönüllü, bilge ve sessiz duruşunla bana öğrettiklerin, yaşadığım sürece de şiirlerinle öğreteceklerin için. Hani diyorum ki, bir gün izinli gelirsen yine. Kapıyı çalarsan aynı saatte, aynı şekilde. Bu kez ihtiyaçları falan boş verelim de, ayaküstü biraz şiir, biraz öykü konuşalım, ne olur.”
Yazar Erdal Öz, şöyle anlatır Behçet Necatigil’i ve şiirini: Bayılırdık onun şiir okuyuşuna. Küçük, kısık, adamsendeci bir sesle, sözcükleri ağzının bir kıyısından atar gibi, başını sözcüklerin akışına bırakıp savurarak, dizelerinde yarattığı o bağırmayan, alçakgönüllü, güzel sesi bula bula okurdu şiirlerini. Onun şiirleri hep böyle okunmalı bence. Yazdığı şiirleri en güzel okuyan şairimiz belki de odur. Şiirine bu kadar yakışan bir okuyuşu bulan şairimiz azdır. Necatigil; belleğimde, yüreğimde, hep sıkılan, çekinen, utanan bir ses olarak kalmıştır şiirleriyle…
Dizelerinde ve şiirlerinde sanki bir türlü dış dünyaya adapte olamamasını, derin yalnızlığını hissettirir ya şair, buram buram. Hilmi Yavuz ise şöyle der bu konuda: Necatigil'in evi ve odası dünyadan daha büyüktür. Oradan bağlanır dünyaya. Şiirlerinde küçük insani anlatır Necatigil ama hangi küçük insanı? Küçük gibi görünen ama olabildiğince derin iç dünyası olan insanı yansıtır dize dize.
Ya Cemal Süreya ne yapsın? Hani şu, “Şiir, dünyayı değiştirmenin araçlarından biridir.” diyen ve buna bizleri de inandıran koca şair. “Ne yapsın?” dedik ya; Cemal Süreya, şiirle anlatır Behçet Necatigil’i ve şiirlerini. Ustanın şiirinin içinde yazım dili, şiirin içinde diğer ustanın şiiri. Bu ne aforizma, bu ne derinlik değil mi?
“Renksemez camgöz,
Hep arka pencereden baktı.
Orada, oralarda sabah akşam;
Solgun ay altında kasımpatı...
— Nereye mi yazardı dizelerini?
Bir şey çıkmamış biletlerin kenarına yazardı…
Bir kapı mı açılıyor,
Hemen menteşeye kayardı gözleri.
Küçük ev aletleri, kerpeten, mengene;
Giderek onda alışkanlık yarattı...
— Nereye mi yazardı dizelerini?
İlaç kutularının üstüne yazardı…
Yazısı, 1928 yazısı.
Atatürk’ün el yazısı.
Ama sıkılganlıktan mı neden
Fazlaca bastırılmış bir yazı...
— Nereye mi yazardı dizelerini?
Kâğıt peçetelere yazardı…
Çiğnediği sözcükler, ağzının kenarında;
Salya değil, köpük halinde toplanırdı.
Ve zarif kemerini örtme duygusuyla,
Şal gibi aşağı akardı boyunbağı...
— Nereye mi yazardı dizelerini?
Plastikten oyuncakların üstüne yazardı…
Koca Barbaros’a karşın,
Beşiktaş biraz odur artık.
Küçük bir oda versinler,
Kehribar yüzü öylece kalsın...
— Nereye mi yazardı dizelerini?
Tırnaklarının üstüne yazardı…”
Yazardı ya! Yazdı da çokça. Biz de okuyoruz dize dize şiirlerini ve derinlerinde bile isteye boğuluyoruz hâlâ.
16 Nisan'da 1916’da bir şair doğdu. Mısralarında buram buram; aile, ev, ‘yasak aşklar, bunalım, ölüm, yalnızlık ve yokluğu – yoksunluğu hissettiğimiz şiirlerin şairi. Orhan Veli’nin, Melih Cevdet’in, Ahmed Arif’in ve daha birçok usta şairin yazındaşı, dostu – arkadaşı. Muzaffer Tayyip Uslu’nun ve dolaylı olarak Rüştü Onur’un ve daha birçok şiir yürekli şairlerin hocaları. Her zaman hüzünlü ve kederli bakışlarıyla bilinen, bakışlarında insana hüznü - kederi hissettiren usta şair Behçet Necatigil doğdu.
“Oysa ölüler hatırlandıkça yaşarlar.” der ya Türkan Saylan hani, "Tek ve Tek Başına" adlı kitabında. Böyle önemli insanları anmaya, anlamaya, anlatmaya devam etmek lazım ki; gelecek nesillerin belleklerinde yaşayadursun. Hissettiğimizde ve şiirlerini okuyup andığımızda - anladığımızda; hatırladığımızda - hatırlattığımızda; yanımızda - yanı başımızda Behçet Necatigil.
Bize bakıyor oradan! Görmüyor musunuz? Tüm şiir yüreklileri; sizi, bizi, hepimizi izliyor! Fark etmiyor musunuz? Yandan yandan, her zaman baktığı gibi; hüzünlü - kederli, kimi zaman hafifçe gülümseyerek, sanki araftan.
“Seni özlemek istemiyorum ben.
Ben, seni yaşamak istiyorum!
Seni her özlediğimde,
Sana bakmak istiyorum…
Ve seni,
Sende görmek sadece…”
Ruhun şad olsun Behçet Necatigil… Anısına ve muhteşem üretimlerine saygıyla…