Sırrı Süreyya Önder öldü, milyonlar gözyaşı döktü. Sosyal medyada methiyeler, televizyonlarda ağıtlar, siyasilerden geç kalmış saygı duruşları…
Oysa sorulması gereken soru şu.
Yaşarken bu milyonlar neredeydi?
Yıllarca cezaevinde yattı. Fikirlerinden ötürü hedef alındı. Linç kampanyalarına maruz kaldı. Yanında duran, sesine ses katan kaç kişi vardı? O zor günlerde, onunla birlikte yürümek yerine susan, görmezden gelen bir toplumduk biz. Şimdi gözyaşı döküyoruz. Bu bir çelişki değil mi?
"Ölü sevici bir toplumuz" diyeceğim ama dilim varmıyor.
Peki neden böyleyiz?
Belki korkuyoruz. Belki başımıza bir şey gelmesin istiyoruz.
Belki de sistemin parçası olmaktan bir tür konfor devşiriyoruz. Ama ne olursa olsun, bu alışkanlıkla yaşarsak, her yeni cenazede aynı mahcubiyetle susmaya mahkumuz.
Ölülere olduğu kadar, dirilere de borcumuz var. Hâlâ hapiste olan, susturulan, yalnız bırakılan herkesin yanında durabilme cesareti gerek bize. Onu anmak, ona benzemeyi göze almaktır. Aksi, sadece sessizliğin makyajıdır.
Bu yazı, bir ağıt değil. Bu yazı, geç kalmışların utancı. Yaşarken görmediklerimize, öldükten sonra methiyeler dizmektense, bir daha kimseyi yalnız bırakmamayı öğrenmemiz gerek.
Yaşarken yük saydıklarımızı, öldüklerinde birer sembole dönüştürüp vicdanımızı temize çekmeye çalışıyoruz. Cesaret isteyen desteği, ancak risk ortadan kalkınca veriyoruz. Ölümle birlikte gelen dokunulmazlık zırhı, bize geç kalmış bir konfor sunuyor.
Oysa asıl yüzleşmemiz gereken budur. Sadece Sırrı Süreyya’nın ardından değil, bu ülkede düşüncesiyle, muhalefetiyle, sanatıyla yalnız bırakılan, cezalandırılan herkesin ardından kendimize şu soruyu sormamız gerekmiyor mu?
Hayattayken kimin yanında durduk? Hangi haksızlığa gerçekten itiraz ettik? Hangi yalnızlığa ortak olduk?
Çünkü bir toplumun ahlakı, sadece ölülerine gösterdiği saygıyla değil, hayattakilere gösterdiği cesaretle ölçülür.