İkizköy.
Sadece bir köy değil artık.
Bu ülkenin vicdan atlasında yerini almış bir direniş adı.
15 gündür Ankara’nın ortasında, Cemal Süreya Parkı’nda bir nöbet tutuluyor.
Şiirin kalbinde, taşın gölgesinde, betonun ortasında bir avuç toprak için bekleniyor.
Şimdi de 2 gündür açlık grevindeler.
Bir köy adalete aç.
Ama başı dik.
Çünkü bu açlık, yokluktan değil, yok sayılmaktan doğdu.
Dayanışma büyüyor.
Kadıköy’den Datça’ya, Hopa’dan Urfa’ya kadar herkes bu sesi duyuyor.
Bir tek Meclis duymuyor.
Oysa adı büyük.
Türkiye Büyük Millet Meclisi.
Ama ne Türkiye’sini duyuyor, ne milletini, ne de büyüklüğünü gösterebiliyor.
Zeytinlikler bir yasa maddesiyle kurban edilirken,
Ormanlar şirket haritalarında silinirken,
Bir halk Ankara’nın ortasında bedenini ortaya koyuyorsa, bu sadece bir çevre meselesi değildir.
Bu bir adalet çağrısıdır.
Bu bir demokrasi sınavıdır.
Ve en çok da Meclis’e sorulması gereken bir sorudur.
Siz ne işe yararsınız?
Sadece yasa mı çıkarırsınız?
Yoksa bir köyün feryadını da duymak zorunda mısınız?
Cemal Süreya Parkı’nda günlerdir aç duran o insanlar, bir şiirin değil, bir ülkenin onurunu ayakta tutuyor.
İkizköy bugün bir uçurumun kenarında açmış bir çiçek gibi.
Kökü toprakta, yüzü gökyüzünde.
Toprağını kaybeden bir halk için bu sadece bir grev değil.
Varoluşla yok oluş arasındaki çizgide atılan son adım.
Ve tam orada, Cemal Süreya Parkı'nda Cemal Süreya’nın sözü gelip oturuyor yüreğimize.
"Ne demiş uçurumda açan çiçek
Yurdumsun ey uçurum.”