
Adı bile başlı başına bir simgedir bu meydanın; Taksim.
Osmanlı döneminde, İstanbul’un suyunun buradan “taksim” edilmesi, yani adilce paylaştırılması nedeniyle bu ismi almıştır. Bir zamanlar yaşam kaynağı olan suyun bölündüğü bu yer, zamanla başka bir hayat paylaşımının, emeğin ve adaletin talep edildiği bir sahneye dönüştü. Ne var ki, paylaşımın adını taşıyan bu meydan, paylaşımın kendisinden korkan iktidarlarca yıllarca mühürlendi.
Bazı meydanlar vardır ki, yalnızca taşla değil, hafızayla örülür. Taksim, onlardan biri. Her adımında bir ayaklanmanın yankısı, her köşesinde bir susturulmuş sesin izi var. Ve o ses, 1953’ten bu yana hep aynı şeyi söylüyor.
“Bu meydan, hakikatin görünür olmasından korkan iktidarların aynasıdır.”
75 yıl önce, Zeytinburnu’nda 55 işçi, yalnızca sendikaya üye oldukları için kapı dışarı edildi. Bu işten atmalar, yalnızca ekmek kavgası değildi, görünmez bir çizginin, iktidarın sabır eşiğinin nerede başladığını gösteren bir pusulaydı. Ardından İstanbul İşçi Sendikaları Birliği, 15 Mart 1953’te Taksim’de bir miting yapmak istedi. Yasakladılar. Mitingi değil, meydanın kendisi işçilere yasaklandı. Taksim, muktedirin belleğinde artık “düzenin bozulduğu yer”di.
1961'de yeniden denendi. Yine işçiler, yine Taksim, yine bir valinin tehdit dolu sesi gürledi.
“Zırhlı araçları üzerinize sürerim!”
Bu cümleyle sadece meydanı değil, belleği de zırhladılar. Çünkü felsefenin öğrettiği bir gerçek var. Korku, yalnızca bir duygudan ibaret değildir. Bir yönetim biçimidir. Bir meydana korku salarsanız, halkın aklına da zincir vurmuş olursunuz.
1977 geldi. 1 Mayıs’ta yüz binlerce işçi Taksim’e aktı. Emek, dayanışma, umut haykırılıyordu. Ama karanlık eller o günü kana buladı. Kurşunlar sıkıldı, panik yaratıldı, 34 insan hayatını kaybetti. Failler bulunamadı, dosyalar kapatıldı. Böylece Taksim’in taşlarına yalnızca sloganlar değil, kan da bulaştı. 1977, sadece bir katliam değil. devletin, kalabalıktan, talepten, görünürlükten duyduğu korkunun nasıl bir şiddete evrilebileceğinin kanıtıydı.
Ve o günden sonra, 1978’den 2009’a dek, Taksim hep yasaklıydı. Ancak barikatlar da sonsuz değildir. 2009’da DİSK ve KESK barikatları aştı. Taksim yeniden ses, yeniden nefes oldu. Üç yıl boyunca kutlamalar yapıldı. 2012’deyse Taksim, artık sadece bir miting alanı değil, öfkenin, umudun, meydan okumanın koro hâlinde haykırıldığı bir sahneye dönüştü.
Ve o günden sonra tekrar mühürlendi kapıları. Çünkü iktidarlar bilir ki, meydan sadece toprak değildir, görünürlüğün ta kendisidir. Taksim, bu devletin en derin korkusudur. Halkın göz önünde haykırması, hesap sorması, itaatsizliğin görünür kılınması.
Bugün hala yasak. Taksim’e çıkmak bir yürüyüş değil, belleğe, bastırılmış hakikate bir kazıdır.
Her adım, "Bu meydan bizim" diyen geçmişin yankısıdır. Ve bu yankı, 75 yıldır susturulmak istenen bir hakikati hatırlatır.
"Mesele sadece bir meydan değil. Mesele, halkın görünür olma ısrarıdır."