.jpg)
Yıl 1862’ydi.
Paris, ortaçağdan kalma bir labirent gibi nefes alamayan bir kentti. Dar sokaklar, lağımların taşkın kokusu, yoksulluğun karanlık yüzü… Açlık kol geziyor, isyan her köşeden fışkırıyordu. İmparatorluk askerleri, devrimcileri susturmak için girdiği bu sokaklarda kayboluyor, kentin kendi kaosu iktidarı bozguna uğratıyordu.
İmparator III. Napolyon, “Bu şehir yeniden doğmalı” dedi. Geniş bulvarları, meydanları, kanalları ve köprüleriyle bir başkent düşledi. Bu hayali gerçekleştirmek için kent plancısı politikacı Georges Eugene Haussmann’ı çağırdılar. Haussmann raporu inceledi, imparatorun gözlerinin içine baktı ve şu sözleri söyledi.
“Yüce imparatorum, hiç kuşkunuz olmasın. Öyle bir Paris yaratacağım ki, Antik Çağ’ın kent mucizesi Knide kadar görkemli ve düzenli olacak.”
Knidos’tu onun işaret ettiği. Anadolu’nun ucunda, iki denizin birleştiği burunda, bir mühür gibi parlayan o kadim şehir… Fransızlar işte bu mirastan esinlenerek Paris’i yeniden inşa ettiler. O gün bugündür Paris, kültürün, sanatın ve kentsel estetiğin mabedi olarak anılır.
Bizim metropollerimiz beton ormanına dönüşmüş durumda. Gökyüzü kaybolmuş, çocukların yıldızlara bakacak açıklığı kalmamış. Dere yataklarında gökdelenler, sahillerde beton duvarlar yükseliyor. Her kavşak, her meydan biraz daha ruhsuzlaşıyor.
Datça da bu rant talanından payını alıyor. Ama henüz betona tam teslim olmuş değil. Henüz Datça’nın yüzü gökyüzüne dönük. Henüz tuz kokusu rüzgarla buluşuyor. Hala bir şansı var. Kurtarılabilir mi?
Datça Belediyesi'nin yapılması düşünülen kapalı pazar yerinin tapusunu aldığı haberine ulaşmamdan kaynaklı olacak ki,
dün gece bir rüya gördüm.
Belediye akıl ve vicdanı aynı masaya oturtmuştu. Kent plancıları, mimarlar, sanatçılar, arkeologlar bir araya gelmişti. Ellerinde Knidos’un taşlarına kazınmış planlar, Hippodamos’un ızgara sistemi, antik çağın adaletli kent modelleri. Hepsi yeniden okunuyordu.
Bir rapor hazırlandı. Yeşil alanlar, kültür merkezleri, müzeler, spor salonları, sergi mekanları, tiyatrolar…
Ve en ilginci, yeni pazar yerinde Knidos’taki gibi bir Odeon vardı.
Pazarda insanlar alışveriş yaparken bir köşeden gitar tınısı yükseliyordu. Müfide İnselel’in sesi rüzgara karışıyordu.
“Acelen varsa ne işin var Datça’da…”
Sonra Gocaman Trio giriyordu sahneye.
“Marmaris’ten indim Datça’ya, ben vuruldum Hatça’ya…”
Elektronik gürültü yoktu. Her şey akustikti, her şey insana dokunuyordu. Bir grup genç şiir okuyordu. Okan Özalp, Knidos’un labirentlerini anlatıyordu. Yan tarafta ressamların, heykeltıraşların, seramik ustalarının eserleri sergileniyordu. İnsanlar alışverişe başlamadan önce sanatın içinde dolaşıyor, elleri torbalarına değil, kalplerine doluyordu.
Mutluydum. Çünkü o rüyada Datça, yalnızca bir ilçe değil, Anadolu’nun çağlara uzanan kültür mirasının canlı bir devamıydı.
Sabah uyandım.
Perdeyi araladım.
Datça güneşi yine aynı ışıltısıyla odaya doldu.
Ama anladım ki, gördüğüm sadece bir rüyaydı.