Bugün milyonlarca insan babasına telefon açıyor, bir mesaj gönderiyor ya da bir mezar taşının başında, rüzgarın sesini dinleyerek sessizce duruyor. Kimi sarılıyor, kimi sadece özlüyor, kimi de zamanında söyleyemediği o ağır sözleri kalbinin en derininde taşıyor.
Ama Babalar Günü’nün hikayesi pek bilinmiyor.
Herkes onun vitrinleri süsleyen bir reklam kampanyası olduğunu sanıyor. Oysa bu hikaye, kapitalizmin parlak ışıklarında değil, bir yetimhaneyi andıran mütevazı bir çiftlik evinde başladı.
1900’lü yılların başında, Amerika’da yaşayan Sonora Smart Dodd adlı genç bir kadın, neşeyle kutlanan Anneler Günü’nü izlerken kalbinde bir sızı hissetti. Aklına kendi babası gelmişti. Annesi, altıncı çocuğunu dünyaya getirirken bu hayata veda etmiş, arkasında çaresiz altı çocuk bırakmıştı. O çocukları vahşi bir dünyada tek başına büyüten, göğsünde Amerikan İç Savaşı’nın izlerini taşıyan bir gaziydi.
William Smart.
Bir çiftçi.
Bir emekçi.
Yalnız bir savaşçı.
Gündüz tarlada toprakla boğuşan, gece ise çocuklarının söküklerini diken yorgun elleriyle hem anne hem baba olmuştu onlara.
Kızı Sonora, babasının yüzündeki çizgilerde bir ömrün feda edilişini gördü ve sordu: "Eğer anneler için bir gün varsa, hayatını bize siper eden babalar için neden olmasın?"
Böylece, 19 Haziran 1910’da ilk Babalar Günü kutlandı.
Bugün kutlanan şey, sadece biyolojik bir bağ ya da takvimdeki bir pazar günü değil.
Bir babanın yükü çoğunlukla görünmezdir. Gözyaşlarını içine akıtır, fırtınaları evinin kapısında göğüsler ama içeriye sadece sakin bir rüzgar bırakır.
Gece geç saatlere kadar süren mesailer, çocukları üşümesin diye kendi gençliğini feda eden, kendi hayallerinden vazgeçip çocuklarının hayallerine tuğla taşıyan insanlardır onlar.
Babalık, bir çocuğun arkasında duran ama asla gölgesiyle o çocuğu karanlıkta bırakmayan kalıcı bir çınardır.
Bu yüzden Babalar Günü’nün gerçek hikayesi şık ambalajlı bir hediyenin, bir kravatın ya da pahalı bir saatin hikayesi değil.
Bu, bir çocuğun, babasının nasırlı ellerinde gördüğü o sessiz adalete duyduğu minnetin hikayesidir.
Hayatta olsun ya da olmasın, sesi hala kulaklarımızda çınlayan ya da varlığıyla evimizi ısıtan bütün babalara söylenecek en dürüst, en çıplak söz hala aynıdır.
"Sırtımı yasladığım dağ gibiydin. İyi ki vardın, iyi ki varsın baba."