İzmir'de grev sona erdi. Ama asıl sınav şimdi başlıyor.
Sendika yönetimi mahalle baskısına daha fazla direnemedi. Kameraların önünde verilen pozlar, sosyal medyada estirilen linç kampanyaları ve işçilerin insanlık onurunu hedef alan aşağılamalar, sürecin ne kadar çürümüş bir zeminde yürüdüğünü gösterdi.
Bu grev yalnızca maaş pazarlığı değildi. Bu grev, aynı zamanda bir turnusol kağıdıydı. Ve o kağıt, suya daldırıldı.
Renkler değişti. Maskeler düştü.
Bir tarafta emeğin onurunu savunanlar vardı. Öte tarafta ise, konforu bozulmasın diye işçiyi hain, nankör, terörist ilan etmeye hazır olanlar.
Günlük hayatı sekteye uğradı diye hak arayanı şeytanlaştıranlar.
Düne kadar aynı toplu taşımayı paylaşanlar, aynı pazar kuyruğunda bekleyenler, birden, en aşağılık dille işçilere saldıran "modern köle efendileri"ne dönüştü.
Kim kimdir, bu grevde daha iyi anlaşıldı.
Sosyal medya, adeta bir mikroskop gibi çalıştı.
Kim, hangi sınıftan yana?
Kim, yalnızca kendi çıkarına göre konuşuyor?
Kim, sınıf bilincine sahip?
Kim sadece şikayetçi?
Grev, bu sorulara cevap verdi.
Turnusol kağıdı, yalnızca işçiyi değil, toplumun tüm kesimlerini ortaya çıkardı. Solcu geçinenlerin burjuva öfkesini, halkçıyım diyenlerin halkı nasıl aşağıladığını, vicdan nutukları atanların emeğe karşı nasıl nobranlaştığını...
Bir grev, bir şehirde hayatı değiştirmeyebilir. Ama bir toplumun aynasını çatlatabilir.
Ve o çatlaklardan sızan görüntü, bazen en çıplak hakikattir.
Marks'ın dediği gibi.
"İnsanların bilinci değil, toplumsal varlıkları onların bilinçlerini belirler."