
Bazı insanlar vardır, gürültüye konuşmaz, sessizliğe söyler sözünü.
Bazıları ise kalabalığın ortasında yalnız bir kelime gibi durur, ağırlığı kendi anlamından gelir.
Sırrı Süreyya Önder işte o kelimelerdendir.
Siyasetin çorak toprağında şiir gibi açan bir direniş çiçeği.
Ne yalnız bir siyasetçi, ne sadece bir şair, ne de sırf bir sinemacı…
O, halkının vicdanında yankı bulan, gülüşünde öfke, öfkesinde incelik taşıyan bir adamdır.
Devletin diliyle değil, sokaktaki çocuğun kelimeleriyle konuşur.
“Bu halkı kandıramazsınız, çünkü biz halkın çocuğuyuz, siz onların çilesini bilmezsiniz.”
Meclis kürsüsüne çıktığında protokol devrilir, yerine bir çay ocağı kurulur sanki.
O kürsüden bazen bir türkü, bazen bir fıkra, bazen de bir halk ayeti yükselir.
2013’te Gezi Parkı’nda bir dozerin önünde dikilen o beden, aslında bir parkı değil, bir halkı koruyordu.
Çünkü bazen bir ağaç, sadece bir ağaç değildir.
Kimi zaman bir halkın onurudur, geleceğidir, hatırasıdır.
O bunu bildiği için çekinmedi.
Biber gazı bulutunda, barikatın önünde durdu. Çünkü onun siyaseti, çimen kokar. Çünkü onun muhalefeti, ayakkabı eskiten cinstendir.
Diline dikkat kesildiğinizde, sadece eleştiri değil, bir halkın yüz yıllık hikayesini duyarsınız.
Dertli ama neşeli, kızgın ama zarif, karamsar ama umutlu…
Tıpkı Anadolu gibi.
Bir keresinde şöyle demişti:
“Benim için devrim, fıkra anlatırken insanların yüzünün düşmemesidir.”
Sırrı Süreyya Önder, iktidara karşı olduğu kadar alışkanlıklara da muhaliftir.
Solun içindeki dogmalara, sağın içindeki suskunluğa, merkezin içindeki korkuya karşıdır.
“Evet komünistim. Ama öyle sabah kalkıp marş söyleyenlerden değilim, kahvaltımı yapar öyle giderim yürüyüşe.”
Çünkü onun muhalefeti sadece bir konum değil, bir karakter meselesidir.
Siyasetçiler çoğunlukla koltukla tanımlanır.
O ise kendini kaldırımlarla anlatır.
Bir halkın gözüne bakarak konuşur
ve çoğu zaman o gözlerdeki yorgunluğu kendi cümleleriyle dinlendirir.
İronisi, bir savunma değil, bir saldırı biçimidir.
Gülerek çürütür, alayla sarsar, şakayla gerçekliği tokatlar.
Ve en önemlisi, korkmaz.
Çünkü korkunun karşısına hayatı koyar.
Bilir ki hakikatin zamanı gelir,
gecikir ama geri dönmez.
“Beni öyle biri gibi düşünmeyin. Ben kahırla ve kahkahayla terbiye edilmiş biriyim. Korku bende işlemez.”
İşte bu yüzden onun adı geçtiğinde sadece bir insan değil,
bir duruş hatırlanır.
Bir parkta dikilen gövde,
bir kürsüde eğilmeyen baş,
bir halkın kalbinde atan şiir...
Acil şifalar.