Zaman, bazen sessiz bir yargıçtır. Asıl hükmü o verir.
On yıl önce barış istedikleri için terörist ilan edilen akademisyenler, bugün devletin vardığı yerin çok öncesinden haberini vermişti.
Onlar “PKK ile müzakere koşullarının hazırlanması ve kalıcı bir barış için çözüm yollarının kurulması gerekir” dediklerinde, aslında devletin içine düştüğü savaş batağına bir çığlık bırakmışlardı.
Bugün o çığlıkların yankısı, barış masası denilen resmi görüşmelerde yankılanıyor.
Devlet, PKK ile yeniden barış masasına oturdu. PKK, kendini feshetme kararı aldı. Şimdi basit ama yakıcı bir soru gündemde.
"O halde Barış Akademisyenleri’nin suçu neydi?"
Yargılandılar. Görevlerinden ihraç edildiler. Pasaportlarına el konuldu. Bazıları memleketlerini, bazıları dilini, bazıları akademik kariyerini kaybetti. Ve bütün bunlar, yalnızca bir metne imza attıkları için oldu. Şimdi o metnin özünde söylenen “çatışma yerine müzakere” fikri, devletin resmî politikası haline gelmişse, bu insanlar neden bedel ödedi?
Cevap ortada. Yaptıkları suç değildi ama suçmuş gibi gösterildi.
Çünkü Türkiye'de bazı dönemlerde hakikati erken söylemek, yasaları değil, iktidarı çiğnemek sayılır.
2019’da Anayasa Mahkemesi karar verdi..İfade özgürlüğü ihlal edilmiştir. Yani hukuken temize çıktılar.
Peki ya siyaseten?
Ya vicdanen?
Ya toplumsal hafızada?
O defter kapandı mı gerçekten?
Bugün barış masasına oturanlar, bir zamanlar o bildiriyi yırttı. Hem de en sert şekilde. “Terörist akademisyenler” diyerek, barışın sesini bastırdılar. Şimdi ise aynı masaya dönüp, aynı dili kullanıyorlar. Ama hala bir şey eksik.
Özür. İade-i itibar. Telafi.
Barış Akademisyenleri, bu dönemin utanç vesikasıdır. Oysa onlar utanç duyulacak bir şey yapmadı. Utanması gereken, onların sözünü suç sayanlardı.
Bugün, barış masasını yeniden kuranlar, o masaya oturmadan önce, o imzalara saygı duruşunda bulunmalıydı.
Çünkü barış, sadece bir müzakere değil, aynı zamanda bir hafıza meselesidir.
Ersin Ergün'ün mısraları geliyor aklıma.
"Beni bilimle anla iki gözüm, felsefeyle anla
Ve tarihle yargıla."