Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı.
1922'de Dumlupınar'da Mustafa Kemal'in başkumandanlığında zaferle sonuçlanan Büyük Taarruz'un 103'ncü yıldönümü.
Kurtuluş Savaşı en zor şartlar altında bir ulusun emperyalizme nasıl karşı durduğunun en iyi örneğidir.
Mustafa Kemal ve arkadaşları cepheden cepheye koşarken, kazanılan zaferde onlara destek veren binlerce isimsiz kahramanın imzası vardı.
O kahramanlar, Anadolu'nun sıradan insanlarıydı ve yurt sevgisi için ölüme meydan okuyanlardı.
Adapazarlı'ydı Kerim.
İnce uzun boylu, fidan gibi bir çocuktu..
Babasını seferberlik günlerinde kaybetmişti.
14'ünde yetim kalmıştı.
1919 yılının kış aylarıydı. Okusun diye Eskişehir'e dayısının yayına gönderdiler Kerim'i.
Dayısı trenlerde makinistti. Kuvvayi Milli'ydi..
Eskişehir o günlerde işgal altındaydı..
İngilizler demiryolunu kontrol etmek için sömürgesi Hindistan'dan getirttiği askerlerle yörede kuş uçurtmuyordu..
Kıtlık günleriydi..Evde ekmek yoktu..
Kerim Hintli askerlerle dost oldu..
Onlardan bisküvit almaya başladı..
Karnını ancak böyle doyurabiliyordu..
Askerler onu zararsız gördükleri için düşmanın ambarlarına girebiliyordu..
Bir gün dayısı bir kenara çekti Kerim'i..
Kulağına fısıldadı.
“Ambardan silah çalıp bana getir, gavura karşı koyan zeybeklere vereceğim."
Ve Kerim'in Kuvvayi Milli günleri başladı..
Kuva Arapça kuvvet demekti. Kuvvayi Milli, milli kuvvetlerdi..
Kerim her gün ambarlara giriyor, bir iki tüfek kaçırıyordu.
Dayısı tüfekleri gizlice zeybeklere veriyordu.Zeybekler bu tüfeklerle işgalciye kan kusturuyordu..
Bir süre sonra düşman geri çekilmeye başladı. Kentin kontrolu artık zeybeklerdeydi..
Dayısı Kerim'i bir kere daha kenara çekti. Yine kulağına fısıldadı..
"Seni zeybeklere veriyorum, düşmana karşı koy"
Kerim kısa sürede ata bilmeye başladı..
Gizlenmeyi, iz bırakmamayı öğrendi..
Haberci yaptılar onu..
Görevi gizli emirleri cepheden cepheye taşımaktı..
Atını mahmuzladı mı yel gibi esiyordu..
Kayalardan keçi gibi iniyordu..
Ormanda gizlenip, bir anda kayboluyordu..
Bazen azraili teğet geçiyordu..
Birgün yine gizli bir emiri taşırken atı bir anda ürktü..
Tenekeciler denen düşman çetesi mola verdikleri yerde ateş yakmış, söndürmeden gitmişlerdi.
Hayvan korkudan şaha kalkınca, Kerim kendisini yerde buldu..
İnce bedeni savruldu..
Ağır yaralanmıştı..
Acı içinde tekrar ata bindi.
Karargaha vardığında perişan durumdaydı..
Doktor yok ki, göstersinler..
Çıkıkçı Şerif Ustaya emanet ettiler..
Şerif usta ziftin içine batırdı Kerim'i..
Bir süre ziftte kaldı..
Çıktığında artık kamburdu..
Kambur Kerim oldu..
Kurtuluştan sonra uzun süre iş bulamadı..
Sonunda hastabakıcı yaptılar kendisini..
Görev yeri Bursa Cezaevi'ydi..
Yıl 1940'dı..
Kambur Kerim cezaevinde Nazım Hikmet ile tanıştı..
Çok samimi oldular..
Nazım o günlerde "Kuvvayi Milliye Destanı"nı yazıyordu..
Kambur Kerim'i dinledikçe heyecanlandı..
Kerim yaşadıklarını anlattı, Nazım Hikmet soluklanmadan yazdı..
..Ve Kuvvayi Milli Destanı'nda artık Kambur Kerim de vardı..
Nazım Hikmet cezaevinden çıktıktan sonra Kerim'den haber alınamadı..
Kimbilir nerede, ne zaman ölmüştü?..
Nereye gömülmüştü?.
Oysa daha 14 yaşında ana kucağında olmasına ragmen, savaşın ortasına kalmıştı..
"Ya istiklal, ya ölüm" demişti.
Öldüğünde istiklal madalyası yoktu.
Ama kamburu vardı.
Nazım Hikmet yazmasa adı bile olmayacaktı.
Onlarca Kuvvayi Milli çocuk gibi.
YOLLARIN FATİHİ ŞOFÖR AHMET
Süleymaniyeli'ydi şoför Ahmet.
Birinci Ordu İkinci Nakliye Taburu’ndandı.Yaşını başını almıştı.
Cesur ve inatçıydı.Kurtuluş Savaşı'nda milli ordunun 100 kadar kamyonu vardı.
Kırık döküktü kamyonlar.
Birini Şoför Ahmet'e verdiler.
Cephaneleri yükleyip, "Ya Allah Karahisar'a" dediler.
Yol uzundu, yol dağlardan geçiyordu.
Taşlı topraklı yollarda gaza basıyordu.
Gözü yolda, aklı kurtuluştaydı.
Gecikmemeli, caphaneyi Ahırdağlarına yetiştirmeliydi.
Sarp bir dönemeçte sol arka lastik patladı.
"Eyvah" dedi, şoförAhmet, "eyvah."
Yedek de yok.
Ne yapıp etmeli, bu kamyonu yola düşürmeliydi.
Düşündü, taşındı, sonunda kamyonu yürütmenin yolunu buldu.
Üstünde ne varsa yoksa çıkardı.
Ceket, külot, pantol, gömlek ve kalpak
Ve kırmızı kuşak.
Yetmedi iç çamaşırlarını da çıkardı, şambrel yerine lastiğin içine doldurdu.
Anadan üryan yola koyuldu.
Yolda mırıldanıyordu.
"Saatta elli yapıyoruz.
Dayan ömrümün törpüsü,
dayan da dağlar anadan doğma görsün şoför Ahmet’i,
dayan arslan."
KARTAL GİBİ BİR YAĞIZ DELİKANLI
İbrahim Göleber'di adı.
Hacı Mısırlı Seyyit Ahmet'in oğluydu..
Arnavut kökenliydi. 20'li yaşlarda yağız bir delikanlıydı..
Kartala benzerdi..
Mesleği bahçevanlıktı, bir demiryollarında çalıştı..
İngiliz işgalinde Kuvayi Milli'ye katıldı.
Kod adı Kazım oldu.
Kartallı Kazım.
Görev yeri Gebze'ydi..
Gebze'de İngilizlere çalışan bir hain vardı.
Mansur adında, 40'lı yaşlarda bir çiftçiydi.
Kazım'a görev verdiler, haini bul ve vur diye.
Günlerce iz sürdü, sonunda Mansur'un İngilizlerle buluşacağını duydu.
Geçeceği yola pusu kurdu.
Saatlerce bekledi ve gördüğü anda silahını ateşledi.
Hain yaralanmış ama ölmemişti.
Takip etti onu Kazım, sonunda deniz kıyısında sıkıştırdı.
Yedi canlıydı hain, Kazım'ın mermileri bitmiş ama ölmemişti.
Bıçakla işini bitirdi.
Kartallı Kazım Kuvvayi Milli'de büyük başarılar elde etmişti..
İsmet İnönü ve Halide Edip Adıvar’ı Ankara’ya doğrudan ulaştıran ekibin de içindeydi..
Kurtuluştan sonra mesleği bahçevanlığa geri döndü..
Savaştan kaçanlar, gammazcılar bir bir köşe olurken, o sıradan bir vatandaş olarak yaşamını sürdürdü..
İstiklal Madalyasını geri çevirdi.
"Ben sadece vatanıma hizmet ettim" dedi.
Bir süre sonra hapse düştü.
1961 yılında 66 yaşında hayata gözlerini yumdu.
Yayalar Mezarlığı'na gömüldü.
Bugün Kartal'da Kazım'ın bir heykeli var.
BİR GİZLİ HABERCİ; MANASTIRLI HAMDİ
Hamdi idi adı, 1891’de Makedonya'nın Manastır kentinde doğmuştu.
O nedenle Manastırlı diyorlardı.
Ailesinin durumu iyiydi. 1911'de Sırplar Makedonya'yı işgal edince İstanbul'a göç etmişlerdi.
Babası Ahmet Efendi öldükten sonra aile ekonomik açıdan dara girdi.
Günlerce iş aradıktan sonra, 1919’da İstanbul Merkez Postanesi’nde (Bugünkü Büyük Postane) telgraf memuru olarak göreve başladı.
Mustafa Kemal ile ilk tanışması, aslında İstanbul'un işgalinden önceydi.
1919’un sıcak bir Temmuz gecesi, Manastırlı Hamdi Bey nöbetteydi.
Birden makine çalıştı ve Erzurum İstanbul’u arıyordu..
Karşıdan, “İsmin ne?” sorusu geldi.
"Manastırlı Hamdi" dedi.
Erzurum'dan gelen "Ben Mustafa Kemal” mesajını görünce şok oldu.
1941 yılında Son Posta Gazetesine verdiği röportajda o anı şöyle anlattı.
"Onun adını duymamla birlikte yerimden fırladım. Fesimi düzelttim, ceketimin düğmelerini ilikledim ve emredersiniz paşam cevabını verdim.”
Manastırlı Hamdi o günden sonra İstanbul'daki her gelişmeyi Mustafa Kemal'e iletiyor, onun talimatlarını diğer illerdeki komutanlara geçiyordu.
Artık Kurtuluş Savaşı'nın en önemli gizli habercisiydi..
Tarih 16 Mart 1920.
Milli mücadelenin en kara günleri.
Saat 10.00 suları.
Ankara telgrafhanesinde Mustafa Kemal'e bir mesaj düştü..
"İngilizler bastı bu sabah, Şehzadebaşı'ndaki muzika karakolunu. Müsademe edildi. İşgal altına alıyorlar İstanbul'u şimdi. Berâyi malûmat arzolunur.
Manastırlı Hamdi"
Mustafa Kemal bir yanlışlık olup olmadığını anlamak için, metni bir kez daha okudu.
Sonra sordu.
"İşgal yerel mi, yoksa bütün İstanbul'u mu kapsıyor. Silahlı karşı koyma var mı?"
İstanbul 'dan cevap geldi.
"Paşa Hazretleri, Harbiye Telgrafhanesi’ni de İngiliz deniz askerleri işgal edip teli kestiği gibi, şimdi bir taraftan Tophane’yi işgal ediyor, diğer taraftan da zırhlılardan asker çıkarıyorlar. Durum vahimleşiyor efendim. Sabahki çarpışmada 6 şehit ve 15 yaralımız vardır. Paşa hazretleri emirlerinizi bekliyorum.Hamdi"
Mustafa Kemal beklemezsizin talimatı verdi.
"Hamdi oğlum, benim imzamı kullanarak Edirne’ye Cafer Tayyar Bey’e, Bandırma Kolordu Komutanı Yusuf İzzettin Paşa’ya, İzmir Kumandanlığı’na vaziyeti haber ver. Sonra da durumu bana bildir"
Hamdi cevap verdi.
"Emredersiniz paşam"
İstanbul'un işgalini Mustafa Kemal'e haber verdikten aylar sonra İngilizler'e esir düştü.
Padişah yanlısı kendi vatandaşları ispiyon etmişti Manastırlı Hamdi'yi.
“Mustafa Kemal’e yardım ve yataklık” yapmak suçuyla idam mangasının karşısına çıkacaktı.
Ancak bir fırsatını bulup kaçtı.
Bu arada Mustafa Kemal, Manastırlı Hamdi'nin tutuklandığını öğrenir öğrenmez 56. Fırka Komutanı Bekir Sami Beye telgraf çekmiş ve kurtarılmasını istemişti.
Bunun üzerine İstanbul’daki gizli teşkilatla temasa geçilerek Manastırlı Hamdi Beyin Anadolu’ya kaçmasına yardımcı olunması istenmişti.
Manastırlı Hamdi, bir kaç gün dinlendikten sonra İstanbul’daki Kuvvai Milli'nin yardımıyla Mudanya’ya gidecek bir gemiye bindirildi.
Geminin kaptanı da Kuvvai Milli'ydi ve onu kiraz küfelerinin arasına gizledi. Üstünü de küfelerle örttü.
Tehlikeli bir yolculuk sonrası önce Mudanya'ya, ardından Eskişehir'e, son olarak da Ankara'ya ulaşabildi Manastırlı Hamdi.
Sonra Kurtuluş Savaşının bir çok cephesinde görev aldı ve her gelişmeyi Ankara'ya aktardı.
Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Hamdi bey İstiklal Madalyasıyla onurlandırıldı.
Soyadı kanundan sonra ismi 16 Mart nedeniye Hamdi Martonaltı oldu. (Mart Onaltı)
Ankara Merkez Postanesinde çalıştıktan bir süre sonra evlenerek Konya'ya yerleşti.
Mustafa Kemal her Konya'ya gittiğinde Hamdi beyi ziyaret etti, ilgilendi.
Mustafa Kemal öldükten sonra İsmet İnönü de bir süre arayıp sordu Hamdi beyi.
Ancak, 1942'nin başında ciğerlerinden rahatsızlandı.
Kışın İstanbul'da tedavi olmak zorundaydı ve maaşı buna yetmiyordu.
Geçim sıkıntısına düşünce, dönemin Konya valisi Cemal Bardakçı’ya başvurarak iş istedi.
Oysa hastalığı nedeniyle çalışacak durumu bile yoktu.
Vali onu Akşehir’in Turgutlu bucağına nüfus memuru olarak atadı.
Bir iki yıl sonra da 9 Aralık 1945 günü Konya'da vefat etti ve sessiz sedasız Konya Musalla mezarlığına gömüldü. Son nefesini verdiğinde ailesi ay başını zor getiriyordu.
Manastırlı Hamdi, Adapazarlı Kambur Kerim, Arhaveli İsmail, Kartallı Kazım, Süleymaniyeli Şoför Ahmet, Antepli Karayılan ve daha niceleri.
Kurtuluşa baş koyan halk kahramanları.
Hepsini Nazım Hikmet'in Kuvayi Milliye Destanı'ndan öğrendik.
O, Savaşın kazanılmasında Anadolu insanının yaptığı kahramanlıkları, çektiği acıları anlatan destandı.
Nazım Hikmet bu destanı hapiste 3 yılda bitirdi. 1941'de basıma hazırdı ama yasakladılar.
Yasak tam 25 yıl sürdü..
Kuvayi Milliye destanı 25 yıl hiç bir yerde basılamadı..
Hiç bir yerde yayınlanamadı..
Cezası ağırdı..
Bir kaç kişi yayınlamaya niyetlendi, hapsi boyladı..
Sadece bir avuç solcu gizli gizli okuyor, kopyaları el altından birbirine dağıtıyordu..
Kuvayi Milliye Destanı yazıldıktan 25 yıl sonra, ancak 1968 yılında yayınlanabildi..
Nazım Hikmet yazdığı eserin basılmış halini hiç görmedi..
Kitabı eline alıp okuyamadı.
Çünkü 5 yıl önce ölmüştü.
Kurtuluş Savaşı yoksul, yorgun, aç kalmış bir halkın işgale, sömürüye baş kaldırmasıdır.
Bir çok ulusa örnek olmuş, cesaret vermiştir.
Anılmalı, yaşatılmalı ve nesillere anlatılmalıdır.
Ama bir de, kurtuluş'tan sonra neler oldu?
Bir de onları anlatabilsek.
Kartallı Kazım gibi mesela.
"Kurtuluştan önce bahçıvandı.
Kurtuluştan sonra da bahçıvan."