Bugun...


Ümit Yaşar Işıkhan

facebook-paylas
Şair ve İntihar
Tarih: 06-09-2018 23:04:00 Güncelleme: 06-09-2018 23:04:00


Smyrna,  kaderini değiştirecek, geçmişin o renkli günlerine götürecek beyaz atlı  kahramanını beklemekten bıktı. Pagos tepesine doğru yükselen  binlerce aracın bıraktığı hava kirliliğini taşıyan  bulutlar birbirine yaslanıp kentin üstünden geçtikçe ,yorgun sokaklardan geçen  seyyar satıcı sütçülerin de ayak izleri azaldı.

 

Artık kentin adı değişti..Yeşil İzmir öldü.Yarışırcasına  sokaklarını ,caddelerini tıkayan beton yığını arasında  unutulan birkaç çalı çırpının  rengi değişti..Çin seddinin  torunu, sahil boyu  uzandıkça yükselen  bacalardan yağan kurum, soylu bütün atların fotoğraflarındaki faytonları çürüttü.

 

Smyrna’nın çocukları  öldü. Özgürce uzanabileceği, çember çevirip oynayabileceği, koşturup saklanabileceği toprak ve çiçek kokan , oyuncaklarına bağrını açmış parklar bitti. Mahalle aralarında dolaşan buhur kokulu şarkıların yazıldığı gül bahçeleri ve yalıçapkını  kuşların konakları kalmadı. Komşularımız da kentin dışına sürüldüler.Kuşlar giderken  masallara konan kanatlarını da götürdüler..Çocukların olmadığı, oynayıp koşturmadığı sokakların ölü tabutlarını beton mikserlerine yükleyip demir yığını  dağlara taşırken rüzgar sustu..Artık kar da yağmıyor bu kente..On yılda bir beyaza sulanan bu sokakların içindeki ayakizlerimizi  saklayacak çizmelerimiz de  kalmadı.

Her şey hızla değişiyor..Herşey…

 

Kent; yollar, sokaklar, çarşılar, eğlence yerleri ve doğal olarak bu değişimin değirmenini taşıyan insanlar..Hergün farklı kılıklarda dolaşıyor.Eskimiş ruhlarını  soyunmadan kirli gözleriyle gökyüzünü parselliyor..İklimini de değiştirdiler..Artık imbatın  serüvenine katılan evlerin duvarları yok. Gökyüzünü işgal eden  demir ve beton yığınını taşıyan  mantarların kulu kölesi ve  seyircisi olduk..Hergün bir çıban çıkıyor bu kentin bedeninde...Araçlar çoğalıyor...Parklar asfaltlanıyor...Sokaklar otoparka teslim olmuş…Yeraltında koşturan atların kopardığı zincirler bulvardan  bulvara  nallarını bırakıyor...

 

İnsanlar peşinden koşuyor zamanın…Zaman ,para…Zaman ölüme doğru  zehirli kokusunu  beyaz bir mendile sarıp  ceplerimizde  dolaşıyor...Bakkallar, manavlar, kasaplar, gevrekçiler öldü.. Sokak sütçüleri moda dışı kaldı...Evde yapılan yoğurtları yiyecek kimse kalmadı. Annelerimiz ve büyük teyzelerimiz son dantelli peçeteyi de kolalayıp radyolarının saklandığı sandıklara koydular..Odun kokusu da kalmadı, yeni kesilmiş çam kokusu...Kuzine Sobalarda pişen  tepsi böreklerin kokusu kendi intiharlarına  yaslanarak  son mandıradaki peynirciyi de  vurdular.

 

Artık süt veren inek, süt sağacak teyze, koku veren gül, sesi yaralı yalı çapkını, rıhtımı  kucaklayan dalgalar, gevreğin yanık susamları, sokaklarda, toprak ayaklarında  topaç çeviren çocuklar, bebeklerini  son beşikten alan  kızlar, Kemeraltı’nın boyoz kokusu, Havra’daki  renkler ve hayatın gizemi, şaşkınlığı ve aşkları yok…

 

Gökyüzüne yükselen, imbatın  ılık yüzünü  terkeden, iklimimizi ve  hayatımızı değiştiren bu kent nereye gidiyor!.. Bu insanların sırtı dönük yürümesi ne zaman bitecek. Gözlerindeki  siyah maskeyi ne zaman çıkaracak. Ellerindeki  kalın eldiveni ne zaman atacak.. Kulaklarındaki tıkaçları kim ve ne zaman çıkaracak…Dudaklarındaki ninninin son dizesini  sürekli tekrarlayan mırıltı ne zaman umutlu bir geleceğe şarkı olacak…

 

Smyrna can çekişiyor…

Son fısıltılarını kendi kulağında saklayan soylu prenses… Sevgilim…Tiyatroları, sinemaları, galerileri, tavernaları, kütüphaneleri, eğlence yerlerindeki son treni  kendi buharında boğan kim..Yoksa yalnızca bir fotoğraf mıydı bu kent... Bu prenses bir hayal miydi, çocukluğumuzdan kalan  bir masal, bir  şiirin son dizesi miydi !

 

Ne oldu! Aile evlerindeki  sinemalara...Her odası ayrı bir iklimin sayfasından kopup gelen  çiçeklerin demeti...Açlık, soylu direniş ve  insan sıcaklığındaki ekmek...Ne oldu, renklerin kokusuna...Fuarın aynaları ve minyatür trenine...Sokaklardan geçen çöpçü karakaçanlara…Yoğurtçunun para almadan yüreğini tepsiye  bırakıp gitmesine.Sütçünün omuzundaki  tahterevallinin bidonuna...Komşu kızının  her koşulda yan bakan gamzesine.Saçların sarısına,gerçek renklerin  uykusuna.

Yaşlanıyorum galiba…

 

Yüreğimin çan sesinde  uzanıp, körfeze bakan  bulutların  beyazlığına sarılıp düşüyorum, Pagos’tan Punta’nın  uyuşturucu kokan fahişe yollarına...

 

Kent yaralı..Yaralıyım..

Kent öldü,anılarımı ve çocukluğumu da…

 

Yeşilliğini son karganın gagasıyla gökdelenlere verdi, ben de   suskunluğa kendimi ..

Sokakları koşturan kokuların, son elçisi de öldü..Altın damla kolonyasında...Bebekler artık  ağlamıyor...Susmuş bütün şehir...Susmuş Pasaporttaki Numune pavyonunun neonları…

Pazar yerinde ucuz ekmek kalmadı akşam saatlerinde, bütün insanlar  sıraya girdi, kılık değiştirmeden, kasalara. Yumurta ve rokanın kızıl kardeşi en güzel yemekti  akşamüstünde Menemen... Yağmurda kokunun göç ettiğini duydu Rakım El Kutlu son güftesinde. Sonra Rüştü Şardağ intihar etti, son şiirinde..Hasan Tahsin’i tekrar öldürdüler yıllar sonra..Gemiler  bayraklarıyla  akşamın son mevlidini okudu kampanalarıyla..Fahişeler çoğaldı, ellerinde  fal  defterlerindeki alacaklarını  saklayarak.Umut denize düştü. Balıklar boğuldular...Kuşlar düştü uykularından bu kente. Ve ben  çocuktum.Sonra büyük bir adam.. Sonra bir şair  ve intihar.

Bu kent yakışır aslında kendine. Körfeze sığınan bütün korsanların maskesini rıhtıma bırakarak uzanmalıyım bu yollara.

 

Çocuklar gelecek biliyorum…

 

Ellerinde  son kalan fesleğen demetiyle.Gün batımında  Smyrna’nın gözyaşlarını saklayan ufuklardaki şarabi denizin nefesindenın. Kirlenmemiş yeni doğmuş bulutlardan..Dostluğun ve  bu kenti sevmenin  ülkesinden…

 





FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
HABER ARA
YUKARI